350 BİN MÜSLÜMAN AYASOFYA’DA NEDEN TOPLANDI?

24 Temmuz 2020 Cuma günü, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla, onun verdiği rakama göre 350.000 kişi Ayasofya ve çevresinde toplu Cuma namazı kıldı. Bu olay Türkiye tarihine bir gericilik hareketi olarak geçti. 16 milyonluk bir kentte, dışarıdan gelenlerle de takviye edilen bu kalabalık gözlerde büyütülmesin. İçlerinden önemli bir kısmı da, tarihî sayılan bu olaya tanıklık etmek için oradaydı. İstanbul, bağımsızlık ve demokrasi için milyonların mitinglerine de ev sahipliği yapmıştır.

Diyanet İşleri Başkanının minbere elinde bir kılıçla çıkması ve Fatih’in vakfına uymayarak Ayasofya’yı müzeye çevirenlere lanet okuması bu gericilik hareketinin tipik simgesidir.

Ayasofya’da kitlesel namaz, Türkiye İslamcılığının Hıristiyan Batı ile tarihi hesaplaşma çabalarından biridir. Türk Hükümeti (gerçekte bu hükümetin başı) bir süredir bozulmuş olan Hıristiyan dünyasına bu yolla gol attığını sanmakta, laik çevrelerden de öç almaktadır.

MEDENİYET ÖYLE BİR ATEŞTİR Kİ…

Tarihte Çin, Mezopotamya, Mısır uygarlık merkezleri idiler. Daha sonra bunların yerini Arap, Fars, Yunan, Roma, Helenizm, Bizans uygarlıkları aldı. Yeniçağ’la birlikte uygarlık Merkezi Batı Avrupa’ya kaydı. Bu uygarlık sömürgecilik ve kapitalizm tarafından dünyanın en uzak köşelerine kadar nüfuz etti. Bütün milletler, pek çok şeyi Avrupa’dan öğrendiler, bütün milletlerin durumu Avrupa uygarlığına göre yeniden biçimlendi. Bu öyle güçlü bir akımdı ki ona ilgisiz kalınması mümkün değildi. Atatürk’ün “medeniyet öyle bir ateştir ki, ona bigâne kalanları yakar mahveder” sözü bu gerçeğin Batılılaşmanın radikal uygulayıcısı Türklerin görüşlerini temsil eder.

Ayasofya toplu namazı, be gelişmelerle yakından ilgilidir.

Tanzimat’tan bu yana, bu gibi gericilik hareketleri devletin dışında, devlete rağmen baş gösterirdi. 31 Mart 1909’da İkinci Meşrutiyete karşı ayaklanan yobazlar, 1925’te Şeyh Sait’in Halifeliğin kaldırılmasına karşı ayaklanması, İstanbul’da 6-7 Eylül 1955’te azınlık mallarının yağmalanması, tarihimize kara bir leke olarak yazılan Kahramanmaraş ve Çorum’da, laikliğin koruyucusu olarak görülen Alevilere uygulanan katliam, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenliklerine örgütlü saldırı ve kıyım, bu tip hareketlerin ilk akla gelenlerindendir.

Ayasofya’da kitlesel namaz adıyla yapılan şeriatçı gösterinin bunlardan farkı bizzat devlet tarafından organize edilmesidir. Devlet tarafından düzenlendiği için de disiplin içinde yapılmış, can ve mal kaybına mal olmamıştır. Ancak bu gerçekte bir kültürel kırımdır! Bu tantanalı toplu namaz, gericilik hareketinin devlet katına yükselmesini, devletin şeriatçılar tarafından teslim alınmasını da kanıtlıyor.

“Türkiye: Nereden nereye?” dedirten bu olayın teşhisini koyarken bunun sosyolojik alt yapısı üzerinde de durmak gerekir.

Türkiye’nin çeşitli yerlerinden 350.000 kişi o gün Sultanahmet’te niçin toplanmıştır? İbadet edecek mekân kıtlığından ötürü Ayasofya’nın cami yapılmasından mı? Müslüman Türkler bir haksızlığa mı uğramıştır da 350.000 kişi Cumhurbaşkanları başta olmak üzere bunu gidermek için toplanmıştır?

AVRUPA KARŞISINDA EZİKLİK DUYGUSU

Birkaç yüzyıldır İslam toplumları, sanayileşmiş ve bunun sonucu olarak zenginleşmiş Avrupa karşısında eziklik duygusu içindedir. Hıristiyan Avrupalılar, Müslümanları yoksul bırakmış, bir zamanlar Hıristiyan nüfusla meskûn iken Müslümanların zapt ettiği bazı ülkelerin elinden çıkmasına sebep olmuştur. Bu durum, tarihî bir kırılmaya neden olmuştur.

Zenginliklerin Batı’da yığılması ve Müslümanların yoksul kalması, şu beş sonucu doğurmuştur:

Birincisi, Müslüman ülkelerden Batıya olan göçtür. Milyonlarca insan Batı ülkelerinde yaşamak, orada kazanıp harcamak yoluna gitmiştir. İngiltere, Fransa, Almanya, Hindistan’dan Kuzey Afrika’dan ve Türkiye’den giden göçmenlerle doludur. Bu göç akını bugün de sürüyor.

İkincisi Batıya hayranlıktır. Buna göre, Müslümanlar ve Türkler ancak Batı’nın bütün kurum ve değerlerini kabul ederlerse sefaletten ve ezilmekten kurtulabilir. Bunun içinde fabrikalar kurmak, üniversitesinde bilimi geliştirmek ve demokratik bir toplumun kurumlarını oluşturmak yoktur fakat yeme içme, tatil yapma, giyim, eğlenme kültürü vardır. Bu yeni kültürü içselleştirmek ortalamanın üstünde bir aile gelirini gerektirdiğinden herkesin harcı değildir, toplumun yoksul kesimleri ve geleneksel kasaba kültürüne bağlı nüfus tarafından tepkiyle karşılanmaktadır.

Üçüncüsü, Batı karşısında ezilmemek için geleneğe ve dine sarılmaktır. Bu yolla toplumun bozulmadan varlığını sürdüreceğine inanılmaktadır. Bunu başarmak için tarikatlar biçiminde örgütlenme ve dayanışma yoluna başvurulmaktadır. Ayasofya’da toplananlar bu grubun mensuplarıdır.

Dördüncüsü milliyetçiliğe sarılmaktır. Bu hareket, Birinci Dünya Savaşı öncesi ve savaş sırasında Almanlar tarafından kışkırtılmış, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetlerin önünde bir set oluşturmak için Amerika Devleti tarafından desteklenmiştir. Bir büyük devlete yaslanmak ve onun koruyuculuğu altında kendini güvende hissetmek İslamcıların da Türkçülerin de ideolojisiyle çelişmez.

AKILCI YOL

Beşinci bir yol daha vardır ki, millî varlığı ve buna bağlı olarak millî kültürü koruma ve geliştirmenin sağlıklı tek yoludur. Bu yol, “Bilim Çin’de de olsa alınız” özdeyişine uygun olarak dünyanın neresinde iyi bir şey varsa alıp bünyeye uygun bir hale getirmek, millî ekonomiyi güçlendirmek, refahı kitlelere yaymak, demokratik kültürü geliştirerek millî birliği sağlamlaştırmak ve bütün ülkelerle barış içinde yaşamaktır.

İki yüz yıldır gösterilen çabalarla belli bir mesafe alınmış olsa da Türkiye bunu başaramamıştır. Bunu başaran Japonya, Çin gibi ülkeler vardır. (27 Temmuz 2020)

zekisarihan.com

Leave a Reply