77 Yaşıma Basmam Nedeniyle:GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ ÇOCUKLAR!

İkinci Dünya Savaşı’nın bütün dünyayı kasıp kavurduğu 1944 yılının 28 Temmuz Cuma günü altı ahır olan iki katlı ahşap köy evinde dünyaya gözlerimi açmışım. Dokuz çocuk sahibi ailenin beşinci çocuğuyum. Köyde aynı yıl doğan çocuklardan bazıları salgın hastalıklardan ölmüş.

Evimizin yanında şırıl şırıl akan Koca Pınar’ın suyu, pancar çorbası, mısır ekmeği ile büyüdüm. Yedi yaşıma kadar yalınayak ve sırtımda anamın dokuduğu bir kendir gömlekle gezdim. Öteki köy çocukları gibi, hayvan güttüm, derelerde çimdim. Dokuz yaşımda babamı kaybetmeme rağmen, annemin evlatlarına kol kanat germesi sayesinde çocukluğum mutsuzluk içinde geçmedi. Anamın ak sütü bedenimi nasıl beslediyse, onun arı ve duru dili, dinlediğim masallar, mısır kazma imecelerinde söylenen türkülerle de iç varlığım biçimlendi.

Benim doğduğum günlerde, köylüler yol vergisini tedarik edemezlerse 15 gün yol yapımında çalıştırıyorlardı. Vergi memurlarından saklamak için hayvanlarını sayım sırasında uzak yerlere saklıyorlardı. Gaz, şeker karneyle veriliyordu ve köylülerin zahireleri yetmiyordu. Buna karşılık karaborsacıların zenginlikleri artıyordu. O yıl dışarıya 177.900.000 dolarlık mal satılmış, bunun karşılık 126.200.000 dolar mal ithal edilmiş, dış ticaret 51.700.000 dolar fazlalık vermişti! Zenginler bedel verip askere gitmiyorlardı.

Benim doğduğum 1944 yılında, Sovyet Orduları işgal ettikleri yerleri harabeye çeviren Alman NAZİ Ordusunun belini kırmış, kovalıyordu. Başımızda Millî Şef vardı. Hükümet, Almanların yenileneceğini anlayınca bu ülke ile ilişiği kesti, Almancı faşistleri de baskı altına aldı. Irkçılar solcu Tan Matbaasını tahrip etti. Köy Enstitülerinde öğretmen ve öğrenciler yeni bir Türkiye ülküsüyle çalışıp okuyorlardı. Gerede, Bolu, Çankırı ve Adapazarı’ndaki depremlere 7.457 kişi öldü. Başbakan Şükrü Saraçoğlu Anıtkabir’in temellerini attı. Söz ve basın özgürlüğü yoktu. Sendikalar da yasaktı. Ezan ve kamet Türkçe okunuyordu. Ayasofya on yıl önce müzeye çevrilmişti.

Sosyalistler takip altındaydı. Nazım Hikmet altı yıldır hapisteydi. Kuvayı Milliye Destanı’nı yazıyordu. Öğretmen Rıfat Ilgaz’ın “Sınıf” adlı şiir kitabı yasaklanmıştı.

Benim bütün bunlardan tabii çok sonra haberim oldu. Kim tahmin ederdi, dinledikçe, okudukça, muhakeme ettikçe köylülerin çektiği yoksulluklara, halkçı aydınların uğradıkları baskılara isyan edeceğimi, içimdeki dinmeyen fırtınalarla fırtınalı bir hayatın içinden geçeceğimi, her düşürüldüğüm yerden kalkıp üstümü başımı silkeleyerek yoluma devam etmeye çalışacağımı… 

28 Temmuz’da 76 yaşımı tamamladım. Daha kaç bahar, kaç yaz göreceğimi bilmeme imkân yok. Fakat hayatımın sonbaharını yaşadığımın bilincindeyim. İçimizi ısıtan Ilık güneşi, dallardaki meyveleri ve bereketli bağ bozumu ile güz mevsimini seviyorum.

 

Sosyal medyadan eski ve yeni arkadaşlarım, hemşerilerim, öğrencilerim, meslektaşlarım, önemsemez göründüğüm bu yaş günümde anlamlı iletilerle bana moral verdiler. Kimini geçmiş mücadele ortamlarındaki arkadaşlığımızdan tanıyorum. Kimiyle geçmiş ilişkilerimizi çıkarmaya çalışıyorum. Birçoğunu hiç görmedim. Yazdıklarından, yılların tahrip ettiği, otların ve dikenlerin bürüdüğü yolda şaşmadan birlikte yürüdüğümüzü anlıyorum.

Bu yoldan dönüş yok! Namık Kemal’in “Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten” dizesi bize örnek oluyor. Onun kavga ettiği istibdat yılları 33 yıl sürmüştü. Bu günkü istibdadın o kadar sürmesi mümkün değil.

Güzel günler göreceğiz çocuklar! (29 Temmuz 2020)

+zekisarihan.com

Leave a Reply