BERİVAN’IN AK BADANALI OKULU

MİLLET İTTİFAKI CUMHURBAŞKANI ADAYI KILIÇDAROĞLU İLE HDP EŞBAŞKANLARININ GÖRÜŞMESİ VE KÜRT SORUNUNU ÇÖZME SÖZÜ VERMELERİ ÜZERİNE: 24 YIL ÖNCEKİ ARŞİVDEN BİR HATIRLAMA


          Doğrularla yanlışlar birbirine karışmış.

         Ayırıp seçmek, olduğu gibi, içimizden geldiği gibi anlatmak gerek…
         Bir Türkiye var. Mazlum. İçinde çeşit çeşit insanlar varız. Hepimiz Türkiyeliyiz. Yurdu birlikte savunmuşuz. Yıllardır da bu topraklarda iç içe, birlikte, birbirimize karışarak yaşamışız.  Türkler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Lazlar, Araplar…
Sünniler, Aleviler, Bektaşiler… Yezidiler, dindarlar, namaz kılmayanlar, akşamları bir tek atanlar.
        Zenginler, orta halliler, yoksullar.
        Kentliler, köylüler… İşverenler, işçiler, memurlar, gençler…
        Kadınlar, erkekler, çocuklar…
        Bir çelişkiler yumağı.
        Neresinden tutmalı? Tutmalı da ülkeyi, insanları esenliğe çıkarmalı. Demiri, bakırı, tütünü, fındığı, pamuğu, alın terini kurtarmalı?…

        Bizim kuşağımız, şöyle öğrendi: Zenginliklerimiz dış ülkelere akıyor. En büyük zenginler, yabancılarla işbirliği yapıyor. Bütün kötülüklerin kaynağı emperyalizmdir. Halk birlik olsun, bunları başından atsın. Yönetimli ele alsın, suyun başına geçsin. Köy Enstitülerinde böyle öğrendik. TÖS kongrelerinde, böyle haykırdık. Antlar içtik.

         Bizim gözümüzde Kürt, ağaların, şeyhlerin emrinde, okuldan, bayındırlıktan geri kalmış olanların adıydı. Ağaları Meclis’e girer, bu sömürü düzeninin sürmesi için uğraşırlardı. Biz Kürtlerin ağasını değil, köylüsünü, yoksul kentlisini severdik. Emekçi oldukları için severdik.

         Biz devrimci öğretmenler, okulları bitirdiğimizde, Diyarbakır, Hakkâri, Mardin, Urfa’da görev isterdik. Ne güzel anılarımız kalırdı oralarda. Sıcaklıkları ile ısınırdık. Sıcağımızı bırakırdık. Hani Selahattin Şimşek, görevine giderken, Zap Suyu’na kapılıp ölmüştü…

       Sonra köprülerin altından sular aktı. Kürtlerden bir kısmı “Kültürel haklarının” tanımasını istediler. Türkiye’yi yönetenler buna razı olmadılar. Ne kadar kötü ettiler, ne kadar geç kaldılar…

       Atı alan Üsküdar’ı geçti. Yunanistan’a, Frankfurt’a, hatta Okyanus’u aşarak Washington’a ulaştı.

Çok talihsiz bir dönemdi. Çünkü çokuluslu, büyük sermayeli, Batı’da üstlenmiş şirketlerin politikacıları, emperyalizmin yeni adı olan “Yeni Dünya Düzeni”ni çıkardılar. Emekçiler için mücadele etme dönemi sona ermişti. “Sakın ha!” diyorlardı. “Böyle şeyleri bırakın. Kürt Kürtlüğünü bilsin, Türk Türklüğünü, Esas çelişki bunlar arasındadır. Hata kadınla erkek arasındadır.”

Türk Türklüğünü, Kürt Kürtlüğünü, Alevi Aleviliğini bildi… Tarikatlar palazlandı. Alevi derneklerinde kelli ferli adamlar Alevicilik yapmaya başladılar.

       Kürtler adına hareket eden bazı kişiler, Batı destekli Kürt milliyetçiliğinin tuzağına tutuldu. Civan gibi Kürt gençlerinin bir kısmı dağlara çekildi. Bir kısmı korucu yapıldı. At izi, it izine karıştı. İşin işine eroin girdi, mafya girdi, çok para kazanıldı. Çok insan vuruldu. Her taraf kirlendi. Bugün dağda “gerilla” olan, bir bakıyordun itirafçı olmuş. Elinde mavzer Kürtleri öldürüyor. Çok yanlışlıklar yapıldı. Bunu biz devrimci mantığımıza vurup anlayabilirdik. Halep, Şam oradaysa arşın yurtseverliğin en kararlı savunucusu emekçi bilinicimizdeydi.

      Doğu’nun kurak toprağı üzerine çok öğretmen yıkıldı. Işıktan bir dağ gibi.

15 yıldır ülkede kan gövdeyi götürüyor!
      İçimiz kan ağlıyor.

      Gerçeğin neresinden tutalım? Bu düğümü hangi ipliğinden çözelim?
Türk ırkçısı, Kürt milliyetçisi değilsek, sesimiz duyulmuyor. Bomba, tüfek, mayın patlaması, uçak, havan, helikopter sesleri, dağlarda ölen gençlerin annelerinin çığlıkları arasında sesimiz kayboluyor.
Gün uğursuzun günüydü.

      Yeni Dünya Düzencilerinin günüydü. Demirci Kava’nın, Ahmedi Hani’nin, Cigerhun’un, Mustafa Kemal’in, Ahmet Arif’in günü değildi.

      Bu oyunu boşa çıkarmanın bir yolu yok mu? Eskisi gibi halkın el ele vermesinin, ağaları, mafyayı, rantiyeyi, Susurlukçuları, tarikat şeyhlerini başımızdan atmanın, Anadolu’da sonsuz bir barışı, kardeşliği kurmanın, ülkemizin zenginliğini hakça bölüşmenin, Anadolu’yu baştan ayağa aydınlatmanın yolu yok mu? Yoksul köylülere toprak dağıtmanın yolu…

      Mardinli öğretmen Tekirdağ’da, Çanakkale’de, Muğla’da sevinç ve gönül hoşluğu içinde sınıfındaki güzel halk çocuklarının başını okşayacak. Uşaklı, Giresunlu, Hataylı öğretmen, Urfa’da, Mardin’de, Adıyaman’da öğretmenliğinin engin mutluluğunu yaşayacak, ceren gözlü Kürt çocuklarının arasında…

     Türk de, Kürt de… ötekiler de, hepimiz özgürlük içinde, bağımsız, başı dik, yaşayamayacak mıyız ortak yurdumuzda? Türkiyeli olmanın onurunu duyarak?

     Doğu ve Güneydoğu’da çok kötü günler yaşandı. Gerginlik sona ermiş değil. Ama burada bir emekçi hareketinin esamisi okunmuyor.

     Ülkemizin doğusuna çöken bu karanlık, batısında da yok mu? Öyle olmasaydı, gelecek ay yapılacak seçimlerde böyle perişan, böyle çaresiz olur muyduk?

     Diyarbakır’daki yanılgı, Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de de var. Kaynağı sömürgeci Batı. Nasıl da ellerini ovuşturup zevkle seyrediyorlar… Tavşana kaç, tazıya tut diyorlar. Biz bu kovalamaca içindeyken, 15 yıldır özelleştirmelerle, aşırı borçlandırmalarla zenginliklerimizi yağmalıyorlar.

      Zararın neresinden dönülürse kârdır.  
      Her şey bitmemiştir.
      Bereket versin emekçiler birbirlerini kardeş biliyor.
      Kardeşlik ve birlik politikaları bitmedi.

      Artık bizim sesimiz yankılansın Doğu’nun, Güneydoğu’nun dağlarında. Yeniden şenlenecek köylerinde.    Berivanların,     Şehmuzların beyaz badanalı okullarının sınıflarında.

      Korkma Sönmez’imizi hep birlikte söyleyelim, 1920’lerdeki heyecanımızla.
                               (Öğretmen Dünyası, Yıl 20, sayı 231 (Mart 1999), s. 3, başyazı …)

Loading

Leave a Reply