SENİN CANIN CAN DA…

Kovit aşısını hacıyolu bekler gibi dört gözle bekliyoruz. Aşı olacakları mesleklerine ve yaşlara göre bir sıraya koyduklarını söylediler. Sonra siyasetçiler en öne geçti. İktidar Partisi, kendi kendini kayırmayı perdelemek için muhalefet partilerinin başkanlarına da aşı olma çağrısı yaptı. Buna bir gerekçe uydurmaları gerekiyordu: “Hükümet üyeleri, parti başkanları aşı olsun ki, topluma örnek teşkil etsinler” diye açıklama yaptılar. Amaç örnek olmazsa devlet başkanının olması yetmezmiş gibi. Oysa yaptıkları balı tutanın parmağını yalamasından başka bir şey değil. Onların canı candı ama toplumun geri kalanın canı patlıcan sayılıyordu.

Kabul edenlere sağlık personeli ile birlikte aşı yaptılar. Her gün yüzlerce kişi pandemiden ölürken… Neyse ki iki parti başkanı “Sıramız gelince olacağız” diyerek bu kayırmayı reddetti. Toplumda adalet duygusu hiçbir zaman tamamen ölmez.

Bu kayırmacılık toplumun hükümet edenlere güvenini artırmadı. Aksine topluma gerçeği bütün çıplaklığı bir kez daha gösterdi.

“BEN PAŞA MAŞA DİNLEMEM”

12 Eylül 1980 darbesinden sonra Millî Eğitim Bakanlığı merkez binasında bir işim vardı. Kapıya vardım ki silahlı askerlerden biri nöbet tutuyor. İçeriye kimseyi bırakmıyor. Herkese ancak ziyaret saatinde içeri girebileceklerini söylüyor. İster istemez ya orada bekleyeceğiz, ya da biraz çevrede zaman geçirip ziyaret saatinde geleceğiz.

Fakat öğretmen olduğu anlaşılan genç bir bayan içeri girmekte ısrar ediyor. Asker bırakmıyor. Bayan, adını da vererek kendisini gönderenin bir paşa olduğunu söylüyor. Askerin “Ha, öylemi, buyur o zaman!” demesini bekliyor. Asker ise “Ben paşa maşa dinlemem, bu saatte içeri girmek yasak!” diye diretiyor. O asker, ne kadar gözüme girmişti!

O günlerde Çankaya Kaymakamlığının bulunduğu sokakta bir halk ekmek satış büfesi vardı.  Halk genellikle önünde kuyruğa girerdi. Fakat emir eri gibi bir görevi olduğu anlaşılan asker, kuyruk muyruk dinlemez, herkesin hayret dolu bakışları altında yüzsüzce en öne geçerek alacaklarını alır, kimseden de utanmazdı. Öyle ya arkasında darbenin forsu vardı. Ordu ile halk bir mi? O ere ne kadar kızmıştım ve kuyrukta bekleyenler adına kişiliğimin ezildiğini hissetmiştim. Hiç unutmamamın nedeni de budur.

Bir toplumu ve devleti ayakta tutan adalet duygusudur. O duygunun kaybolmasına sebep olan şeyler yapılırsa o yönetim ancak zorbalıkla ayakta durabilir. Ne zamana kadar durabilirse…

LENİN’İN YOLDAŞÇA TUTUMU

Şu da hiç aklımdan çıkmaz: Lenin’in bazı kitaplara ihtiyacı olmuş. Elindeki liste ile kütüphaneye gitmiş. Bunları ödünç alacak. Kütüphaneci “Yoldaş, demiş. Kütüphanemizin kurallarına göre bir okuyucuya bir seferinde en çok üç kitap verebiliyoruz. Ama tabii sizin için sınır olamaz.”

Lenin yanıtı şu olmuş: Herkese uygulanan kural ne ise bana da uygulamak zorundasınız. Şimdilik şu üç kitabı alayım. Onları getirdiğim zaman da diğerlerini alırım.” Öyle de yapılmış. Devrimden hemen sonra partide yürürlükte olan yoldaşça tutum bu olmalıydı. Lenin’i Lenin yapan da budur. 

Adalet duygusu kalkınca her şeyin bozulması Sovyet dünyasında da hükmünü yürüttü. Komünist Partisinin başında olanlar yozlaştı. Kendilerine yazlık saraylar yaptırdılar. Çocukları için özel okullar oluşturdular ve kaderlerini halkın kaderinden ayırdılar. Bir sabah uyandık ki Sovyet sistemi yıkılmış!

İslamcıların dillerinden düşürmedikleri Hazreti Ömer’in adaleti mi? Hani şu Kudüs’e yaptıkları bir yolculukta deveye kölesi ile nöbetleşe binen adaleti. Onun tarihe karışmasından beri yüzyıllar geçti! 

Savcılara not: Bu yazı öz sansürden geçmiştir. İçinde hiç kimseye hakaret yoktur. Yalnızca eleştiri vardır. Eleştiri hakkı da yasal güvence altındadır. (23 Ocak 2021)

Leave a Reply