AFRİKA’YI KUCAKLAMAK…

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, çıktığı Afrika seferinin ilk durağı olan Angola Meclisinde konuşma yapmış. Bir gazetenin manşetine konulduğuna göre “Afrika’yı kucaklıyoruz” demiş. “Afrika’yı bağrımıza basıyoruz” cümlesi de manşet altında geçiyor.

Bu tip dış gezilerde olduğu gibi iş adamlarının en kalantorları da Erdoğan heyetinde yer almadan olmazdı. Kim bilir, yoksul Angola ile hangi ticaret anlaşmalarına imza atacaklar.

Böylelikle “kucakla”manın ne anlama geldiği de anlaşılmış olmalı.

Zayıfları kucaklayan kucaklayana!

Tarih bu tip kucaklaşmalar tarihidir. Büyük İskender ne kadar çok milleti kucaklamıştı! Roma imparatorluğunun Akdeniz Havzasında ve çevresinde kucaklamadığı halk kalmamıştı. Rus Çarlığı Orta Asya’da birçok Türk topluluğunu da sıkı sıkı “bağrına basmış”tı! İngilizlerin kucakladığı milletlerin sayısı ise saymakla bitmez. Yalnız Hindistan’ı sıkı sıkı kucaklamasının üç yüz yıl sürdüğünü belirtmek, kucaklamanın ve bağrına basmanın mahiyetini anlamamıza yeter.

Afrikalıların kucaklanmasına gelince, Osmanlı Devleti, Mısır’dan Fas’a kadar hemen bütün Kuzey Afrika’yı “bağrına basmış”tı! Sonra İspanyollar, Fransızlar, İtalyanlar, İngilizler, Kuzey Afrika milletlerini Osmanlıların kucağından çekip alarak kendi kucaklarına oturttular.

Eskiden bu kucaklama işi ordularla yapılır, ardından iş adamları, papazlar ve öğretmenler sökün ederdi. Kucaklamaya şirketlerle ve misyonerlerle başlandığı, bunu siyasi kucaklamanın izlediği de olurdu.

Tarihin o devirlerinde, kim zengin ve güçlü ise, zayıfları, yoksulları kucaklaması bir hak sayılırdı. Kimseye “Kucaklanmak istiyor musun?” diye sorulmazdı. Osmanlı devleti de Avrupa’da ve Ortadoğu’da, Akdeniz’de bu işi kimseye sormadan yapmıştır. Hoş, kendisini zayıf gördüğünden, bir başka kucağa oturmaktansa himaye isteyen beylikler de olmamış değildir.

Günümüzde askerî müdahalelerle kucağa alma usulü sona ermemekle birlikte bu iş daha çok ticaret ve diplomasi ile yapılıyor. Türkiye’nin Afrikalıları kucaklaması bu türden bir “bağrına basma”dır.

İçerde “Açılım” politikasını yarıda bırakan iktidar, yalnız komşu topraklara değil, denizaşırı ülkelere açılım yapmayı pek seviyor. Buralarda askerî üsler kuruyor. Birkaç yüzyıldır Osmanlı rüyalarını görenler bundan pek memnundurlar. Onlar ki, Fuat Köprülü’nün bir şiirinden ifade edildiği gibi Tuna boylarında sıra selvilerin Osmanlılar gitti diye tan yeli estiğinde sessiz sessiz ağladıklarına inanmaktadırlar.

Ülkeler arası eşit ilişkilerin adı “kucaklama” değildir

Ülkeler arası diplomatik, siyasi, teknolojik ve ticari ilişkilerin adı “kucaklama” değildir. Kucaklama, kucaklanan ülke için alçaltıcı bir ifadedir. Onu merhamete muhtaç bir topluluk olarak görmektir. Amerika Birleşik Devletleri’nin, Rusya’nın veya başka bir ülkenin yöneticisinin “Türkiye’yi kucaklamamız gerekir” veya “kucaklıyoruz”, “kucaklayacağız” gibi ifadeler kullanması Türklere onur vermezdi.

Uluslararası yardım kuruluşlarının, yardıma ihtiyacı olan bir halka yaptığı yardımlar da “kucaklama” sözüyle ifade edilmez. Bu yardımlar, bir görevin yerine getirilmesinden ibarettir. Yardım yapana bağlılık içermez.

Bu bir nüfuz kazanma mücadelesidir

Ekonomik bakımdan hayli büyümüş ve dünyanın orta sınıfına girmiş olan Türkiye, kendini Türkiye sınırları içine hapsolmuş sayıyor. Fakat bu alan ona dar geliyor. Başta Suriye olmak üzere komşularını “kucaklama” çabasında. Atını denizde ve karada daha geniş alanlarda koşturmalı, zayıf başka devletleri de kucaklamalıdır…

Erdoğan’ın Afrika ülkelerindeki demeçlerinde geçmişte bu ülkeleri elinde bulunduran Avrupa Ülkelerine çatması, bu konudaki bir rekabetin dile gelmiş ifadesinden başka bir şey değildir. Mantık şudur: “Onlar yaptı, neden ben yapmayayım, onların olacağına benim olsun.”

Bu anlayışta, ülkeler arasında eşit ilişkiler kurma niyeti görülmüyor.

Erdoğan’ın hararetli taraftarlarının sandığının aksine, bir büyük devletin geçmişte ve bugün, başka halklara çektirdiği acıların aleyhinde atıp tutmak tek başına antiemperyalizm değildir. Büyük devletler sıcak ve soğuk savaş dönemlerinde birbirleri aleyhinde böyle çok propaganda yaptılar. “Kara Kitap”lar, “Mavi Kitap”lar  yayımladılar. Hangi tencerenin dibinin daha kara olduğu ise araştırmaya muhtaçtır. Kendi geçmişindeki kirlerden temizlenmeyen birinin başkalarının kirini diline dolaması inandırıcılık sağlamaz. (Independent Türkçe, 20 Ekim 2021)

zekisarihan.com

Leave a Reply