AYDINLANMA NEYİ KAPSAMIYOR?


Aydınlarımızın övdükleri ve savunmakla övündükleri kavramların başında “Aydınlanma” geliyor.

Aydınlanma gerçekten yabana atılacak bir kavram değildir. Aydınlanma, gecenin karanlığını yırtan ve çevremizde ne olup bittiğini görüp anlamamıza yarayan güneş ışığı gibidir. Ancak Aydınlanmanın aydınlık saçtığı alan, kapitalizmin çıkarlarıyla sınırlıdır.


Ortaçağ, bugün karanlıklar içindeki bir çağ olarak niteleniyor. Gerçi ortaçağda da insanlar salt bilgisiz değildi. İlkçağ’dan beri yapılan buluşlar, keşifler, akıl yürütmeler yoluyla insanlar yaşam hakkında birçok bilgiye sahiptiler. Zaten aydınlık da karanlık da görecelidir.


Ancak Avrupa’da gelişen kapitalizm, insan bilgi dağarcığına yeni önemli bilgiler kattı. Kapitalizmle aydınlanma bu nedenle birlikte anılagelmiştir. Aydınlanma Avrupalıların Yeniçağına ait bir kavramdır. Üretim biçimleri, her toplumda farklı zamanlarda değiştiğinden her ülkenin aydınlanmaya girişi farklı tarihlerde başlar. Türkiye bu konuda Avrupa’nın birkaç yüzyıl gerisinden gelmektededir. Rusya’nın bile yüz yıl gerisinden geldiği kesindir.


Türkiyede aydınlanma ile Batılılaşma aynı tarihlerde başlar. Bu, Türkiye’nin Tanzimat dönemidir. Türkiye’de feodal dönemin dünya görüşünün, yerini bilim ve teknolojiye bırakmaya başlaması Tanzimat sayesindedir.


Bu nedenle aydınlanma Türkiyeye kavram olarak da dışarıdan gelmedir.
Aydınlarımız varlıklarını aydnlanmaya borçlu hissederler. Bu nedenle gerekli olsun olmasın, aydınlanmayı pek sık kulanıyorlar. Onlara göre Türkiye Tanzimat’la aydınlanma sürecine girmiş, ancak toplumun geriliği nedeniyle aydınlanma tam amacına ulaşamamıştır. Aydınlanma konusunda en büyük atılım Cumhuriyet’in ilanıyla başlamıştır. Bu tarih, Osmanlı’dan gelen üst yapı kurumlarının Avrupa örneğine göre dönüştürülmeye başladığı ve kültür değişiminin hızlandığı bir tarihe denk düşer.


AYDINLANMA NELERİ KAPSAMAZ?


Aydınlanma anlaşılan o ki, burjuva düzeninin yıkılarak yerine emekçi bir cumhuriyet kurulması, emeğin en yüce değer olduğu kavramlarını kapsamıyor. Çünkü burjuvazinin sözlüğünde bunlar yoktur. Burjuvazi, feodalizmi yıkmakla övünmekte ve tarihi o noktada dondurmaktadır. Çünkü 1789 Fransız ihtilalinde ve bunu örnek alan burjuva devrimlerinde devrimci bir rol alan burjuvazi, iktidara geldikten sonra devrimci barutunu bitirmiştir. Ona göre dünya artık sonuna kadar kapitalizmin egemenliğinde kalmak zorundadır. 1871 Paris komününün acımasızca bastırılmasından başlayarak dünyanın neresinde emekçierin iktidarı için mücadele varsa burjuvazi onu bastırma yoluna gitmiştir. Türkiye halkı bunu iliklerinde, kemiklerinde hissetmiş bir halktır.


Kapitalist Avrupa’nın aydınlanma projesine her milletin kendi kaderini belirleme hakkı da girememiştir. Avrupa aydınlanması yayılmacıdır, emperyalisttir. Medeni Avrupa’nın başka halkları köleleştirmesini ve iliğine kadar sömürmesini bir hak olarak görür. Aydınlanma sömürülen halklar için bağımsızlık hakkını kapsamaz. Sömürge halklarının Batı yaşam tarzını benimsemesini kapsar. Dünya savaşlarını, dünyayı yeniden paylaşmak amacıyla iktidarda bulunan burjuvazi çıkarmıştır. Bunlar da aydından sayılıyordu. Kendilerini işçi sınıfının örgütlü gücü sayan Komünist partilerin bile bu savaşlarda hükümetlerini desteklemesi (ikinci Enternasyonal dönekleri) kendi ülkelerinin burjuvazisi ile çıkar birliği duygusunun depreşmesindendir.


Bağımsızlık savaşlarında millete önderlik yapan ülkelerin aydınlarının Batı burjuva aydınlarından farkı, ülkelerin zenginlerinin dışarıya akmayıp kendi denetimlerinde ülke içinde kalmasını savunmalarıdır. Ancak bunların çoğu zaman içinde Batı burjuvazisi ile bütünleşerek işbirlkçi hale gelmişlerdir. Türkiye bunun canlı örneklerinden biridir.


Her emekçi hareketini bastıran, bunu ihanet ve bozgunculuk olarak suçlayan burjuva iktidarlarına yol gösterenler “aydınlanmış” okumuşlardır. Burjuva devlet teorisini onlar yapmış, burjuva bürokratlar ve teknisyenler hükümetlerde görev almışlardır.


Buradan aydınlanma kavramının kapsam dışı bıraktığı önemli bir kavramlar dizisi olduğunu anlıyoruz. Bunlar toplumun sınıflardan oluştuğu, sınıf mücadelesinin kaçınılmaz olduğu, bütün maddi servetlerin emekle oluştuğu, iktidarın emekçilerin hakkı olduğudur.


Burjuvazinin milliyetçi karekterinden ötürü görmek istemediği ve havsalasına sığdıramadığı oşgulardan biri de ülkede yaşayan farklı etnik grupların varlığı ve bunların doğal haklarıdır. Bugünkü Türkiye pratiğinde de bütün açıklığı ile görüldüğü gibi etnik sorunlarla emekçilerin sorunları bir bütünlük oluşturuyor ve anlaşılan odur ki bu iki sorun bir halk iktidarında birlikte çözülecektir.


Aydınlanmanın her derde deva olduğu propagandasını yapmak burjuvaziye tapmak anlamına gelir. Aydınlarımızın büyük bir bölümünün gelip durduğu nokta burasıdır.


Gereçekler tarihsel süreçleri yeniden adlandırmayı gerektiriyor. İlkellik, kölecilik, feodal ve kapitalist toplum olarak adlandırılması ereken geçmiş süreçleri burjuva aydınlar kabul etmeye yanaşmazlar. Bunun nedeni kapitalist toplumun ardından sosyalist toplumun gelecek olmasıdır. Bu nedenle insanların kulağına hoş gelecek başka kavramlar kullanmayı tercih ederler. Daha önceki devirleri doğru adlarıyla ansalar bile kapitalizm dönemine “Aydınlanma”, bizdeki kapitalist döneme ise “Cumhuriyet Dönemi” demektedirler.


Cumhuryet’in hangi sınıfın iktidarı olduğu sorusunu ustalıkla geçiştirirler. Ülkeyi iktidarı babasından devralmış bir padişahın yönetmemesi, bu yönetimde burjuva değerlerinin devlet eliyle iktidarda bulunması, Cumhuriyet için yeterli sayılmaktadır. Halk yönetimden tamamen uzak tutulmuş da olsa!


Daha anasınıfından başlayarak eğitimle ve başka kanallarla yapılan yoğun bir propaganda bombardımanı emekçi sınıfları aptala çevirse de halk, bu cumhuriyetin kendi cumhuriyeti olmadığının farkındadır. Devleti yönetmek varlıklı sınıfların emrine girmiş politikacıların işidir. Devleti yönetenler arasına girebilmek için sınıf atlamak, burjuvazinin çıkarlarını korumaya yemin etmek şarttır. Bu yemin devlet memuru olurken ve parlamentoya seçilenlere törenle ettirilmektedir. Ancak yemin metninde ne burjuvazi ne de kapitalizm sözcükleri geçer. Onların çıkarları dolaylı sözcüklerle ifade edilir. Burjuvazinin bayraklaştırdığı figürlere atıf yapılır.


KÖY ENSTİTÜLERİ BİR AYINLANMA PROJESİ MİYDİ?


Köy Enstitüleriyle ilgili yayınlarda onun bir aydınlanma projesi olduğunu sık dile getiren aydınlarımız vardır. Bu görüş tartışılmaya muhtaçtır.


Cumhuriyet hükümetleri, zaten bütün eğitim ssistemine burjuva değerleri yüklemiş ve onu bütün halkın benimsemesi için eğitim sistemini ve öğretmenleri seferfer etmişken Köy Enstitülerine ayrıca bir aydınlanma işlev yüklemek gerçekçi değildir. Enstitülerin özelliği, diğer okullardan farklı olarak okul nimetinden yararlanamayan köy çocuklarını pratik bir eğitimden geçirerek köyü canlandıracak eleman haline getirmektir. Fakat bu özellikler aydınlanma ile doğrudan ilgili değildir. Aydınlanma konusunda diğer eğitim kurumlarından beklenen ne ise enstitülerden de beklenen odur. Zaten 1924 Tevhidi Tedrisat Yasası’nın gerekçesinde de belirtildiği gibi bir ülkede “iki türlü” eğitim olamaz. Her kavram kendi zamanı içinde bir anlam taşır. Olamayacağı söylenen iki eğitim sisteminden biri medreselerde uygulanan feodal eğitim, diğeri ise Batılı okullarda uygulanan burjuva eğitimdir.


Köy Enstitüleri Yasası’nın Meclisteki görüşmeleri sırasında, köyden alıp, kentlerle temas ettirilmeden köye gönderilecek gençlerde bir “zümre şuuru”nun uyanacağından kaygılanan Kâzım Karabekir’e (Sınıf o kadar lanetli bir sözcüktür ki Karabekir onu bile ağzına alamıyor, onun yerine zümre diyor) Bakan Yücel’in verdiği yanıt, herhalde yalnız Karabekir’in değil, aynı kaygıyı duyan burjuva mebusların yüreğine su serpmiş olmaldır. Yücel, Enstitülerde verilecek eğitimin diğer okullarda verilecek eğitimden farklı olmadığını, dolayısıyla farklı bir dünya görüşünün oluşmayacağını söylemiştir. Aksine Enstitülerden beklenen, kent kökenli öğretmenlerin köyün hayat şartlarına dayanamayarak bir an önce kentlere kapağı atmasına karşılık, köy çocuklarının özümsedikleri Cumhuriyet değerlerini, yani burjuva dünya görüşünü köye daha kolay götürecek olmasıdır. Enstitülere düzdüğümüz övgülerin asıl nedeni de budur. Enstitü mezunu köye uygarlık götürecek, köy çocuklarını ve halkını burjuva değerleriyle donatacaktır. Fakat bu değerlerin içinde ağaların, tefecilerin ve bürokratların iktidarına karşı gelmek yoktur. Böyle br düşünce çok tehlikelidir. Düzen bozucudur!


Enstitülerde o dönemde dünyada yaygın sol görüşlerin uç verdiği bir gerçektir. Fakat bunun nedeni aldıkları eğitimin felsefesinde aranamaz. Sosyalizm nasıl en çabuk işçiler arasında yayılabilecekse, köycülükle karşık bir toplumculuğun kent okullarında değil de köy enstitülerinde yayılma istidadı göstermesi doğaldır. Fakat böyle bir eğilimin başgösterdiği enstitülerde, Çiftelerde, Hasanoğlan’da, Göl Köy Enstitüsünde, başta okul yönetcileri olmak üzere merkezî idarenin nasıl engelleyici önlemler aldığını biliyoruz. Mezunlar içinde de sistemin dışında görülenlere de az eziyet edilmemiştir. Köy Enstitülerinin başını yiyen, aydınlanmış burjuvazinin sınıf çıkarlarını koruma konusundaki olağanüstü duyarlılığıdır. O burjuvazi ki, demokratik bir toplumda emekçilerin düşünceleriyle yarışmayı bile göze alamamıştır. Çünkü olağanüstü derecede haksızdır ve diken üstünde oturmaktadır. Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk öyküsündeki örneğe uygun olarak bu iktidar köşküne atılacak bir taş bile onu yerle bir etmeye yetecektir!


Aydınlarımız, burjuva eğitimi altında kapitalizmin çıkarlarına göre eğitilmişlerdir ve zihinleri burtjuva değerleriyle biçimlenmiştir. Bunların sayısı sanılandan çok fazladır. Türkiye’nin kötü yönetildiğini söyleyen, halkın yoksulluğundan yakınan aydınların çoğunun, çözümü burjuva değerlerin uygulanmasında gördüklerini yazılarından anlıyoruz. Onlara göre sorun emekçi sınıfların iktidarda olmayışından değil, burjuva değerlerinin yeteri kadar uygulanmayışından kaynaklanıyor.


Devrimciliğin yükseldiği 1960’larda yönetimde ve bölüşümde kökten değişiklik isteyen aydınlar daha fazlaydı. Burjuva iktidarların emekçileri ezmesi ve ve bütün dünyada halk hareketlerinin geri çekilmesi bu aydınların çoğunun da burjuva mevzilerine sığınmalarına sebep olmuştur.


Bu dönemin ne kadar süreceği belli değilse de hep böyle kalacağının güvencesi yoktur. Unutmamak gerekir ki, insanlığın vahşet dönemi onbinş
lerce yıl, kölelik binlerce, feodalizm yüzlerce yıl sürmüştür. Şimdi tahtında oturan kapitalizmin daha kaç yıl saltanat süreceği belli değildir. Osmanlının son döneminde dünya büyük değişikliklere gebeyken İkinci Abdülhamit gibi bir despotun 33 yıl iktidar sürdüğü unutulmamalıdır.


Sonuç: Aydınlanma Avrupa kapitalizmin doğuşuna denk gelen, onun iktidarını hedefleyen ve onun değerlerini içeren bir kavramdır. Burjuvazi ve onun sözcüleri durumundaki aydınlar, aydınlanmayı her derde deva imiş gibi sayıklayıp durmaktadırlar. Oysa aydınlanma emekçi sınıfların iktidar mücadelesini kapsamaz.


Burjuva aydınla sosyalist aydın arasındaki fark, burjuva aydının kapitalist değerlere demir atıp orada bocalayıp durmasına karşılık, sosyalist aydın, bu limanı çoktan geçmiş, insanlığın kurtuluşu için yol almaya devam etmekte oluşudur.. (Independent Türkçe, 3 Ağustos 2022)

Leave a Reply