17 Kasım günü Otele yakın bir mesafede bulunan Robert Kenedi Vakfına götürülerek buradaki çalışanlarla tanıştık. Vakıfın çalışmaları hakkında bilgi aldık. Sonra iki taksiye bindirilerek kentin dışında ormanlık bir alanda bulunan Kenedilerin evine götürüldük.
Robert Kenedi’nin eşi Cerri Kenedi bizi kapıda karşıladı. Türkiye’den getirilen armağanlar verildi. Sezgin Tanrukulu bir halı, eşim ise bir başörtüsü getirmişti. Tanışma merasiminden ve hoş peşten sonra öğle yemeğine oturduk. Ben Bayan Kenedi’nin sağ yanına oturtuldum.
Herkesin kısa bir konuşma yapması gerekiyordu. Ben de konuşmamda Amerikan’ın dünya politikasını eleştirmeden duramadım. “Biz Türkler Amerikalıları severiz, özellikle geçen yüzyıllarda yaşamış Amerikalıları” dedim. “Örneğin Corc Washington, Jefferson, Jack London, John Steinbeck’i” diye sevdiğimiz Amerikalılardan örnekler verdimedim.
Bayan Kenedi, sözlerimdeki imayı anlamakta gecikmedi ve gülerek:
“Sen bir komünistsin!” dedi.
“Nerden çıkardınız, ben böyle bir şey söyledim mi?” dedim.
“Ben anlarım!” dedi.
Sonra Amerika’nın bütün dünyada emperyalist uygulamalar yaptığını, ülkelere müdahale ettiğini söyledim. Vietnam’a, Irak’a yaptıklarını örnek gösterdim.
“Evet, ne yazık ki öyle!” dedi.
“Dün dilenenleri, ve sokakta yatanları gördük” dedim.
“Böyle sorunlarımız da var” dedi.
Yemekte kızı ve Vakfın yöneticileri de bulunuyordu.
Robert Kenedi’nin evi önünde
Yemekten sonra Sezgin’le Şenal başka bir toplantıya götürüldü, ben de Tanrıkulu’nun eşi Remziye ile Amerikan Tarih Müzesine gittimk.
18 Kasım Salı sabahı geniş bir araba ile otelimizden alınarak geniş bir araba ile otelimizden alınarak oldukça uzakta Merylin Bölgesindeki hapishaneleri görmeye gittik. Hafif, orta ve ağır suçlular için düzenlenmiş üç hapishane gezdik. Bu, gerçekten bizim için bir şanstı. Hapishanelerde çok sıkı bir koruma düzeni vardı. Çevreleri yüksek tel duvarlarla çevrilmişti. Bunlara aynı zamanda elektrik de verilmişti. Sorum üzerine hapishaneden kaçma girişimlerinin olduğu, ancak elektrikli tellerden geçemedikleri söylendi.
AMERİKAN HAPİSHANELERİNDE
Bu hapishaneler her bir koğuşun tek bir yerden gözetleneceği biçimde düzenlenmişti. Tuvaletleri koğuşların içindeydi. Mahkûmların havalandırma saatleri vardı.
Bazı koğuşların demir parmaklıkları arasında mahkûmlarla da görüştük.
Hem mahkûmların hem de gardiyanların büyük çoğunluğunun zenci olduğu gözden kaçmıyordu. Bunun nedenini sorduğumda hapishane görevlileri şu açıklamayı yaptı:
“Bu hapishanedeki mahkûmların çoğunun zenci olması, onların düşük gelirli olmasından, dolayısıyla hırsızlık, gasp, cinayet gibi suçlara yatkın olmasından. Bu mahkûmlar beyaz gardiyanlarla geçinemiyorlar. Bu nedenle başlarına zenci gardiyanlar veriyoruz. Ayrıca bu gardiyanlar da düşük gelirli sınıflara mensup.”
ABD’deki infaz sisteminde hapishanede uslu duranlar için erken tahliye gibi bir usul da varmış. Bu kişiler dışarıda izleniyorlarmış ve yeni bir suç işlerlerse infazları da yanıyormuş.”
Bir hapishanedeki uygulama ise çok dehşet vericiydi. Mahkûmlar cezaevi avlusunda yığılmış tuğlaları hep aynı yolu izleyerek teak tek avlunun öteki köşesine taşıyor, bunlarla kule yapıyor, bu kuleler gene kendilerine yıktırılarak tuğlalar gene teak tek geri taeşınıyormuş. Böyle yapmalarının nedeni mahkûmun iradesini öldürerek onu kayıtsız şartsız itaate alıştırmakmış. Böyle bir uygulamanın Nazi Almanya’sında tutuklular için yapıldığını okumuştum!
Akşam saat beşte Vakfa döndüğümüzde bizim yemek kültürümüze en yakın olduğunu tahmin ettikleri bir Lübnan Lokantasından kebap ısmarladılar.
Sonra Vakıfta çalışan bir doktor, Amerika’da çocuk suçları ile ilgili bilgiler verdi. Onların hangi suçları işlediklerini anlattı. Dayanamayarak sordum:
“Bütün bunlar Amerika’nın emperyalist bir ülke olmasından kaynaklanmıyor mu?”
Beklemediğim bir yanıt aldım:
“Haklısınız…” (18 Kasım 2020)
![]()