EĞİTİM SİSTEMİ NE ZAMAN BOZULDU?

Aydınlarımızın çoğunda eğitim sistemimizin 1950’den, haydi haydi 1946’dan sonra bozulduğu konusunda yaygın bir kanı var. Bu ezber, nerdeyse bir eğitim klasiği haline gelmiştir.

Bu inancın nedeni, aydınların sıkı bir burjuva eğitiminden geçmiş olmasıdır. Yetişmelerinde temel bilgi kaynağı olan ders kitaplarında, dinleyicisi oldukları panellerde bu görüş o kadar çok dile getirilmiştir ki, bunun beyinlere çaktığı kalın çiviyi yerinden oynatmak nerdeyse imkânsız hâle gelmiştir.

Eğitimin 1946-1950 arasında bozulmaya başladığı kanısı, o tarihe kadar sıkı bir bürokrat-burjuva sınıfının iktidarda bulunmasından kaynaklanıyor. Bu arkadaşların ufku, nerdeyse burjuva ideolojisi ile sınırlanmıştır.

Bu vahim durum, ülkemizde emekçilerin tarihlerine ve mücadelelerine ait her şeyin nasıl hasıraltı edildiğini ve görülmez kılındığını da gösteriyor.

EĞİTİMDE SINIFSALLIK

Desen ki: “Her sınıfın eğitimdeki hedefleri farklıdır.” Verecekleri yanıt aşağı yukarı şudur:

“O zamanlar, sınıflar mı vardı ki? İşçi sınıfının mevcudu ne kadardı?”

İşçiler vardı, yarı aç çalışıyorlardı ve örgütlenmeleri de yasaktı. Üstelik sınıf deyince yalnız işçiler anlaşılmaz. Devasa bir köylülüğü, memurları, gençleri nereye koyuyorlar kim bilir?

Üstelik bütün o tek parti döneminde aydınların iyi bir eğitim arayışları durmamış, komisyonlar toplanmış, projeler yapılmış, çeşitli denemelere girişilmiştir. 1940’ta köye göre öğretmen yetiştirme projesi olan Köy Enstitüleri bunlardan biridir. O bile Öner Yağcı’nın İsmail Hakkı Tonguç’un mücadelesini anlattığı Büyük Oğul Efsanesi kitabında açıklıkla görüldüğü gibi, siyaset ve eğitim bürokrasisi içinde bir kavganın konusudur.

Kaldı ki, Türkiye’de eğitim, açık kaldıkları süre içinde yalnız Köy Enstitülerinden ibaret değildi. Enstitüler, eğitim sisteminde küçük bir parçaydı. Öte yandan Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde ırkçı bir gençlik yetiştirilmekteydi.

LAİKLİK TEK SORUN DEĞİLDİR

1945’e kadar Türkiye’de iyi bir eğitim sistemi uygulandığını ileri sürenlerin en görünür dayanağı, eğitimin laik karakteridir. Kuşkusuz bu, küçümsenecek bir olgu değildir. Bugün de halkçı eğitimcilerin mücadelesini verdikleri bir hedeftir. Ancak dün de bugün de laiklik, eğitimin tek sorunu değildir. Eğitimde sorgulamaya yet verilmemesi, mutlak itaat edecek bir gençliğin yetiştirilmek istenmesi, halkın bütününün eğitim nimetinden yararlanamaması,  milyonlarca çocuğun kendi anadilini öğrenmekten yoksun bırakılması, ezberci eğitim uygulanmasından ötürü sınıfta kalma oranının yüksekliği, sayılabilecek eğitim sorunlarındandır. Yüksek öğrenim yapma hakkının ise nerdeyse kent burjuvazisinin ve ağa-eşraf çocuklarının tekelinde bulunmasını nasıl görmezlikten gelebiliriz?

Bütün iktidarlar, milleti, okuldan başlayarak çeşitli kurumlarla ve yöntemlerle kendi çıkarlarını kutsayacak bir eğitimden geçirmek isterler. İktidarlarının devamı bir bakıma bunu başarma derecelerine bağlıdır. Ancak, imkânlar sınırlı olunca bunlardan yararlanma hakkı öncelikle hâkim sınıflara tahsis edilir. Bu durum günümüzde özel okulların varlığı ile belirgin hale gelmişse de tek parti döneminde de özel okullar vardı ve bunların müşterisi zenginlerdi.

Bütün bunları dert edinmeden, Türkiye’de 1945’e veya 50’ye kadar iyi bir eğitim sistemi bulunduğunu, bozulmanın 1946 veya 1950’de başladığını ileri sürmek, emekçilerin mücadelesine uzaklığı ifade etmekten başka bir şey değildir.

Türkiye’nin halkçı eğitimcilerini, bu yanlış kanıları düzeltmek gibi bir görev bekliyor. (9 Ocak 2020)

Ankara köylerinden-1968

Leave a Reply