NE KADAR HALKÇILIK, O KADAR VİCDAN

“Halkçılık” sözcüğü, gerçekte “sosyalizm”in Türkçesidir ama tarih içinde bu iki sözcüğün yüklendiği anlamlar farklılaşmıştır. Gene de burada ikisini aynı anlamda kullanıyorum.

Bir insan ne kadar halkçıysa, yani emekten, emekçiden yana, onların dertlerini dert edinen, çözüm olarak halkın iktidara gelmesini isterse, o kadar vicdan sahibidir.

Bir insan ne kadar muktedirlerden, para babalarından, soygun ve sömürücülerden yanaysa o kadar vicdansızdır. Bu gerçek günümüz olaylarında olduğu gibi bütün tarihsel olaylara bakışta da kendisini gösterir.

Kimlerin fabrikaları, bankaları, büyük çiftlikleri, şirketleri ve medya organları varsa, o oranda söz sahibidirler. Tarihte yaşanan olaylar hakkında hüküm vermek de onların hakkıdır. Bir mecliste en arka sıralara diz çöküp köyün ağalarını dinleyen zavallı yoksul köylüler söze karışamazlar. Servet ve iktidardan yoksun emekçiler ve onların haklarını savunan aydınlar,  aykırı bir şey söyler diye televizyondaki tartışmalara çağrılmamaktadırlar. Küçük burjuva ve orta sınıfların sözcüleri ise, ağaların tepkisini çekmemek için “haklısın ağam” demekten başka bir şey yapmaz. Küçük burjuvazinin kendine özgü görüşleri yoktur. Sınıf atlama çabası içinde olduğu için kendi üstündeki sınıfın görüşlerinden kopmamaya özen gösterir. Aynı zamanda onların hışmından korkar.

Şu son Ermeni sorununda televizyon tartışmalarında yaşanan tam da bunun kanıtıdır. Soykırım kavramı üzerinden Amerika’ya cevap yetiştirmek bahanesiyle gerçekleri gizlemek halkçı bir vicdanın yapacağı bir şey değildir. Bu vicdansızlıkta çekilen acılar yer bulmamıştır.

Daha sürgün kafilesi köylerden ayrılmadan sürülenlerin geride bıraktıkları malları, bağları, bahçeleri, hayvanlarına el konulması, kendini savunacak hiçbir aracı olmayan sürgün kafilelerinin, karlı ve kızgın havalarda aylarca yollarda aş susuz telef edilmesi, tek tek ve topluca imha edilmeleri, ellerinde ne varsa gasp edilmesi, kadınların ırzına geçilmesi, genç kızların kafilelerden alıkonulup odalık yapılması, bunun merkezî bir planlamayla gerçekleştirilmiş olması bu vicdanları rahatsız etmiyor.

Bütün bunlar, baş faillerin yaptığı gibi millî çıkarlara bağlanır. Çok çok “Onlar da bize yapıyordu” veya “başka milletler de yapmıştı” gibi bir mazerete bağlanır. Savaşlarda ölenlerin sayıları yarıştırılır. Oysa konu savaşta ölenler değildir. Tehcir bile değildir. Silahtan tecrit edilmiş, kendini savunacak hiçbir aracı olmayan yaşlı, kadın ve çocukların tehcir adı altında ölüme götürülmesidir.  

Bu vesileyle ırkçılık dalga dalga yükselir, toplumun bütün hücrelerine zerk edilir. Bütün haksız savaşlarda da böyledir. Emperyalist, saldırgan burjuvazi hücum borusunu çalar. Zavallılar onların arkasında saf tutmayı marifet sanır. Bu paydan kendilerine de bir ganimet düşeceğini düşünürler. Milletler birbirine girer, yüz binler, milyonlar ölür, köyler, çocuklar ana babasız kalır, ölümden kurtulabilmiş olanlar yetimhanelere doldurulur.  Kentler harap olur. Sonra sözüm ona yardım kuruluşları devreye girer, koruyuculuklar oluşur. Karşılıklı suçlamalar başlar.

Hak, adalet, vicdan toprağa gömülmüştür. Yalçın kayalıklardan uçurumlara atılmıştır, Savunmasız insanlar kurda kuşa yem edilmiştir.

Sonra bunları yapan “kahraman” atalarımıza övgüler başlar. Bütün tarihimiz şan ve şereflerle doludur. Bizim atalarımız hak ve adalette bütün dünyaya örnek olmuş, tertemiz insanlardır! Talat Paşa, Bahattin Şakir, Diyarbakır Valisi Reşit, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ne kadar büyükse o kadar büyük isek insanlığın karşısına çıkacak yüzümüz olmaz. Türkler, Müslümanlar kötülük yapmaz mı?  Kötülük Türk ve Müslüman olmayanlara mı özgüdür.

Herkesin tarihte kendine göre atalar seçtiği görülüyor. Bana kimleri ata seçtiğini söyle sana vicdanının rengini söyleyeyim. Bana Ermeni tehciri hakkında ne düşündüğünü söyle, sana etnik temizlik için bundan sonra ne yapmak istediğini söyleyeyim.

Ne kadar halkçılık o kadar vicdan! (3 Mayıs 2021)

zekisarihan.com

Vikipedi’nin tehcir haritası

Leave a Reply