RAMAZANIN HATIRLATTIKLARI

“On bir ayın sultanı” döndü dolaştı, gene geldi!

İnançların evrimiyle İslamiyet’e de giren, başka dinlerde de farklı biçimlerde tutulan oruç, insanlığın hâlâ bir ihtiyacını karşılıyor olmalı. Nefsini terbiye etmek mi, başka insanları düşünmeye sevk etmek mi? Her ne ise.

Ramazan inanç boyutundan başka kültürel bir özelliğe da sahip. Gazetelerin köşe yazarlarından yaşı ilerlemiş olanlar “Nerde o eski ramazanlar?” diye yazılar döktürür, çocukluklarında, tabii İstanbul’da ramazan eğlencelerini yazarlardı. Ama anlattıkları o zamanki İstanbul nüfusunun da büyük çoğunluğuna yabancıydı.

Ben de 77 yaşında olduğuma göre “Eski Ramazanlar”ı anlatabilirim ama İstanbul’da doğup büyümediğim için çocukluğumun vatanı olan köyümün eski ramazanlarından söz edebilirim. Her yıl on gün önce geldiğine göre benim ömrüm boyunca Ramazan zaman döngüsünü iki yıl 110 gün dolaşmış. Günlerin kısa olması nedeniyle oruç tutmak kış mevsiminde daha kolay, hem günlerin uzunluğu, hem bütün gün sıcaklarda çalışma zorunluluğu nedeniyle yaz aylarında zor olurdu. Hastalık gibi zorunlu nedenlerle oruç tutamayanlar Allah’a borçlanır, tutamadıkları günlerin orucunu daha sonra tutarlardı.

Köylü Ramazanı hep sade olurdu. Ne görkemli soralar, ne kalabalık oruç açmalar, ne de Ramazan eğlenceleri…

KAPALI EKONOMİNİN SOFRASI

Köyde yemek çeşitleri çok fazla değildi. Temel besin maddesi mısır ekmeği, mısır çorbası, patates, fasulye, tarhana, makarna karalâhana, pırasa, soğan, sütten yapılan ayran, tereyağı, peynir, turşu, pekmez, yumurtadır. Ramazanda sofradaki çeşidi artırmak için buna bulgur, pirinç, yufka böreği gibi yemekler eklenirdi. Sofrada et ve balık bulunduğu hemen hemen görülmemiştir. Tatlı olarak hoşaf ve pekmez bulunurdu. Bunlardan şeker, tuz, pirinç,  buğday dışında hiç biri çarşıdan alınmış olmazdı. İş mevsimlerinde erkeklerle birlikte tarlaya, bahçeye giden kadınlar, paydosla birlikte evde işe koyulurlar, alelacele bir iftar sofrası hazırlarlardı. Hamuru akşamdan mayalarlar, ekmeği de geceleyin pişirirlerdi, yayık sabah erkenden yayılırdı.

EN MAKBUL İMAM

Mahallemizdeki mescide teravih namazına gidilir, üst katta kadınlar, alt katta erkekler saf olur, 33 rekâtı kısa zamanda kıldıran imamlar makbul sayılırdı. Bu imamların ücreti devlet tarafından ödenmezdi.  Birkaç komşu bir araya gelerek teravih kılındığı da olurdu. İşin eğlencesinde olan yeni yetmeler, arka saflarda itişip kakışarak şamata yaparlardı.

RAMAZAN DAVULU

Beş mahalleden biri olan ve köyün merkezi sayılan mahallemizde başka köylerden farklı olarak, başlangıcı bilinmeyen tarihten beri Ramazan davulu çalınmaktadır. Arife gününün teravisinden mescitten çıkışta davul çalma işi açık eksiltmeye koyulur, eksiltmeyi kazanan, bir ay boyunca 30 haneden oluşan mahalleyi ev gezerek, hane sahibi kadına seslenir, ancak o ses verdikten ve ışık yaktıktan sonra yoluna devam ederdi. Bu davulun sesi, diğer mahallelerden de duyulurdu. Gece yemeği bırakma saatinin geldiği, “bırak davulu” denen davul tokmaklanarak haber verilirdi.

Ramazan bayramı günü, davulcu ev ev gezerek bahşiş toplardı. Ona verilen armağanlar, börek, helva gibi yiyecekler veya birkaç kuruş olurdu. Şimdi herkes para veriyormuş.  Kentlerde ramazan davulundan rahatsız olanları duydukça hayret ediyorum. Ramazan davulu ve makamla okunmuş bir ezan bana annemden duyduğum ninni gibi geliyor.

Köye telefon ederek bu yılki Ramazan’a nasıl başladıklarını sordum.  Salgını nedeniyle teraviye gidilmiyormuş. Davulu gene açık eksiltmeye koymuşlar. Hayri ve Harun istekli olmuşlar. “İkiniz birlikte çalın” denilmiş ve hane başına 100 lira verilmesinde anlaşmışlar. Mahallede 55 hane var ama şu anda 24 kadar hanede nüfus oturuyormuş.

Telefonlaşmamızda “Ramazan sizin oraya uğradı mı?” diye şakalaşırız. Ben, “Bizim buraya gelmedi” diye yanıt veririm. Gerçekten oturduğumuz sitede Ramazan pek hissedilmiyor. Kim oruçlu, kim değil bilmiyoruz. Davulcumuz da yok. Oruç tutmayanların köyde bile arttığı gözleniyor.  Gene de İstanbul merkezli gazetelerde bazı aydınların “Ramazan geldi, bütün ülkenin üstüne kara bir örtü serildi” diyerek ramazanda bir tek meyhanenin bile açık olmayışından yakınanları çok yadırgamışımdır.

Oruç tutmak geriliğin ve gericiliğin, tutmamak ileriliğin ve ilericiliğin ölçülerinden biri değildir. Bunu daha çok kültürle ve gelenekle ilgili saymak gerekir. Asıl ölçü, insanlığın ezilmekten, sömürülmekten kurtulması için ne düşündüğümüz ve ne yaptığımıdır. Bu dünyayı cennet yapmak isteğinden daha büyük “sevap”, daha büyük “hayırseverlik” var mıdır?

Oruç tutanların büyük çoğunluğu yoksullardır, çünkü onların Allah’tan başka arkalarını dayayacakları bir güç yoktur. Dolayısıyla, onlar adaletli bir düzeni kuracak asıl potansiyel gücü oluştururlar.

(Fotoğraf, bu yazı için Ramazan davulcusu Hayri Sarıhan tarafından gönderildi. 15 Nisan 2021)

Leave a Reply