SARIKIZ YAVRULARINI BÜYÜTÜRKEN…

SARIKIZ YAVRULARINI BÜYÜTÜRKEN…

Zeki Sarıhan

Daha yaşı dolmadan beş sevimli yavru doğuran Sarıkız üzerinde ilgimiz yoğunlaştı. Ne hastane, ne ebe, ne de doğum ağrılarını dindiren ilaçlar! Bu nasıl bir dayanıklılık? Mahalledeki hiçbir arkadaşı ve komşusu ona bir tas hoşaf bile getirmedi. Gelip yavrulara bakmadı, Onlara patik ve zıbın getirmedi. Bu kediler, biz insanlardan güçlüydü anlaşılan.

Sarıkız yaklaşık bir aydır gece gündüz yavrularıyla düşüp kalkıyor.  Onları sürekli yalayarak bakımlarını yapıyor. Temiz kalsınlar diye onların kıçlarını da yalıyor. Böylece, onlardan çevreye koku yayılmasını önleyerek düşmanlarından da koruyor. İnsan cinsinden anne olmuş dişiler bunların hangisini yapabilir, hangisi beş bebeğine birden süt yetiştirebilir? Şu evrimin gücüne bakın!

Sarıkız, doğum yaptıktan sonra durgunlaştı. O artık bir anneydi. Eskisi gibi evin içinde hoplayıp zıplayamazdı. Bazı gecelerini dışarıda geçiremezdi.  Artık sorumluluk sahibiydi. Yan yatarak memelerini yavrularının emmesine uzatıyor, onların birbirlerinin altına üstüne çıkarak, yuvarlanarak memelere erişmesinden büyük bir keyif alıyor.  Yalnızca birkaç saatte bir kalkarak mamasını yiyor ve işten eve dönmekte acele eden bebek sahibi anneler gibi aceleyle onların yanına dönerek yavrularını yalamaya ve emzirmeye devam ediyor.

Ara sıra kendi kişisel bakımını da yapmaktan geri durmuyor.  Ne de olsa dişi. Kadınlar dâhil canlıların bütün dişileri gibi temiz ve güzel olmaya dikkat ediyor! Yeni doğum yapmış bile olsa hangi kadın kendini kapıp koyuverir?

Altı canın yaşadığı koltukların arkasındaki bir metrekarelik alana eğilip onunla konuşuyorum. “Kızım, diyorum, sen ne kadar güzel ve fedakâr bir annesin böyle! Seni çok seviyoruz. Yavrularına ne kadar da düşkünsün! Sen kaybolup gitsen bunlar ne yaparlardı? Ne kadar sevimli çocukların var! Allah hepsini analı büyütsün. Bu kadar bebeğe süt mü dayanır? Çok çok mama ye. Sütün eksik olmasın.”

İnanın, o benim dilimden anlıyor. Kendisini sevdiğimizi biliyor. Ben onunla konuşurken güzel gözleriyle yüzüme bakıp beni dikkatle dinliyor.

YAVRULARINI SAKLIYOR

Gene de yavrularını bizden bile koruyor. Birinde o mutfakta mamasını yerken yavrulardan birini alıp salonun öteki ucundaki koltuğun arkasına koydum. Acaba döndüğünde yavrulardan birinin eksildiğini anlayabilecek miydi? Yani Karakız, en az beşe kadar saymasını biliyor muydu?

Mama yemesinden döndü. Tam tortop olmuş onu bekleyen yavrularının yanına atlayacağı zaman geri dönüp baktı. Yavrulardan birinin orada olmadığını mı fark etti, yoksa o yavrunun bulunduğu yerden çok zayıf olarak gelen ciyaklamasını mı duydu? Geri döndü, kısa bir araştırmadan sonra yavrunun yerini buldu ve onu ensesinden ısırarak kaldırdı. Yerine getirecek sandım. Fakat hayır, üst kata çıkan merdivenlere yöneldi! Anladım ki onu yukarılarda bir yere saklayacak ve muhakkak diğerlerini de teker teker onun yanına taşıyacaktı? Bu nasıl bir koruma içgüdüsüydü böyle! Yavrularını yaşatamazsa soyunun tükeneceğini evrim denen o hayranlık uyandıracak kanun genlerine nasıl da işlemişti! Neyse, ağzında yavrusuyla birlikte onu yakalayıp öteki yavrularının yanına koyduk. Ses çıkarmadı. Belki de kendisine şaka yaptığımızı anladı…

Bir aylık yaz tatilinde olduğu gibi bu kez de onu beş günlüğüne evde yalnız bırakmak zorunda kaldık. Komşulara yeteri kadar mama poşeti vererek, eve girip günde iki üç kez yiyebileceği kadar mama vermesini rica ettik. Zühal Hanım Teyzesi, komşunun doğum yapan kızına karşı yapılacak bir görev duygusuyla bunu yerine getirirken üç gün sonra telefon etti. Sarıkız ve yavruları yerlerinde yoktu! Bodrum da içinde olmak üzere evin her tarafını, yatak, koltuk atlarına varıncaya kadar didik didik etti. Karakız ve yavrularından bir haber yok!  Komşunun doğum yaptığı bodrumuna da baktı, eli boş döndü! Sarıkız yavrularını nereye saklamıştı acaba? Bodrumum kombiye hava gitsin diye açık bıraktığımız kuş penceresinden ağzında bebeklerle atlaması mümkün olamazdı.

Öğretmen Zühal Teyzesi onu bulmaktan şimdilik umudu kesip tam dış kapıyı kapatarak evden çıkacağı anda Sarıkız orada bitmiş. Sevinç sesleri arasında içeri alındı ve dışarı çıkması önlendi. Mamasını yedikten sonra nereye gidecek diye izlemeye alındı. Sarıkız, merdivenlere yönelmiş, “peşimden geliyorlar mı?” diye ara sıra da geri dönüp bakıyormuş! En üst kattaki yatağın arkasındaki daracık yere gitmiş. Yavrularını oraya nasıl sığdırmışsa… Dünyalar bizim oldu ve derin bir nefes aldık! Ya eve başka bir kedi girdi, Karakız yavrularını ondan korumaya aldı, ya da kendisine mama veriyor da olsalar, yavrularını başkalarının görmesini istemedi. Bu devirde biz insanlar da kime güveneceğimizi şaşırmışken ve sık sık güvendiğimiz dağlara kar yağarken komşular onun bu hareketini anlayışla, hatta takdirle karşıladılar.

İki gün sonra da artık gözleri tamamıyla açılan ve kulakları da duymaya başlayan, kâh annelerinin memelerini sömüren kâh hoplayıp zıplayan, birbirleriyle dalaşan, böylece kaslarını güçlendirerek yaşama hazırlanan sevimli yaramazlarımıza kavuştuk. Benim yazılarımdan onu tanıyanların gönderdiği selamları da kendisine ilettim…

Hayvanları sevmekle insanları sevmek arasında anlamlı bir bağ olsa gerek. Örneğin kedileri seven hangi insan bir insanı boğazlayabilir? Savaş çığırtkanı olabilir? Sorunlara çözüm geliştirecek yerde her gün öldürttüğü insan sayısıyla övünebilir?

Zorunlu bir göç veya bir doğal afet sırasında kurtarabildiği ilk şey kucağındaki çocuğu olan anne fotoğraflarını gördükçe onları bizim Sarıkız’a benzetiyorum.

Analara kıymayın efendiler. 1 Ekim Dünya Barış Günü de geliyor. Savaşa karşı çıkın efendiler!  (25 Eylül 2017)

 

Leave a Reply