YAŞAYAN FETİH RUHU ve MUSTAFA KEMAL PAŞA

“Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin ordusu, istilalar yapmak veya saltanatlar yıkmak veya saltanatlar kurmak için şunun veya bunun elinde ihtiras aleti olmaktan uzaktır.” (Gazi Mustafa Kemal Paşa, 18 Nisan 1922)

Günümüzde fetih ruhu almış başını gidiyor. Çünkü fetihler için yanıp tutuşan bir zihniyet iktidarda. Kurtuluş Savaşı’yla geri itilen, ancak bazılarının zihnini meşgul etmeye devam eden fetihçilik, AKP iktidarıyla bir devlet politikası haline geldi. Eğer resmen yeni topraklar fethedilemiyorsa, Ayasofya gibi tarihi yapıları yeniden fethetmek politikası gündemde. Orada Fetih Suresi okumanın derin bir anlamı var! M. Fuat Köprülü’nün “Akıncı Türküleri”nde ileri sürdüğü gibi, Osmanlı askerleri gitti diye “Tuna boylarınsa sıra selviler, tan yeli estikçe sessiz ağlarmış” rüyasını görenlerin olduğu açık. 

FETİHÇİLİK TARİHTE KALMIŞTIR  

Fetihçilik, insanlığın barbarlık döneminden başlayarak köleci İlkçağ ve feodal Ortaçağ devletlerin politikasıdır. O dönemde kişisel mülkiyet gibi devlet sınırlarının da ulaslararası güvenceye bağlanmış bir hukuk yoktu. Kimin bileği güçlüyse zapt edebileceği yere kadar ordular salınır, devletlerin varlığına son verilir veya onlar vergiye bağlanırdı. Bazı ordular da çekirge sürüsü gibi çiğnedikleri topraklarda yükte hafif pahada ağır ne varsa alır götürür, direnenleri kılıçtan geçirir, genç kızları cariye yapar, esir pazarlarında satarlardı.

Bir insanı utandırması gereken şey, insanlığın aldığı bunca merhaleye ve milletler arasındaki anlaşmalara rağmen içinde fetih ruhunu yaşatmasıdır. Yakın Çağlarda devletlerarasında bir hukuk da doğdu. Ancak sömürgeciler ve daha sonra faşistler için böyle bir şey geçerli değildi. Eski dünyanın efendileri, Amerika, Afrika ve Avustralya gibi yeni keşfedilmiş kıtaları sömürgeleştirdiler. Dünyanın bölüşülmesinde kendi paylarına düşenleri az gören Almanya gibi bir devlet iki kez dünya savaşına sebep oldu. Onun yenilmesinden sonra da fetih siyasetini Amerikan emperyalistleri devraldı.

OSMANLI FETİHÇİLİĞİ VE KURTULUŞ SAVAŞI

Türkiye bu fetih siyasetinin neresindeydi?

Moğollar, Romalılar, Araplar, Farslar, Bizanslılar, Ruslar, Franklar ve daha birçok millet gibi, Türkler de Fetihçi bir topluluktu. Türkler önce kendileri başka birçok millet gibi Araplar tarafından fethedildiler. Sonra kendileri İran ve Bizans topraklarını ele geçirerek güçlü devletler kurdular. Sonra ele geçirdikleri topraklarla yetinmeyerek Avrupa’nın yarısını istila ettiler.

Bizanslı tarihçi Dukas, Konstantin’in sarayına giren Yeniçerilerin yaptıklarını şöyle anlatıyor: “Çok değerli hazinelerin korunduğu sandıkları kırdılar. Türkler kenti baştan aşağı dolaşıyor, insanları öldürüyor ve tutsak ediyorlardı. En değersizi bile en narin ve en alımlı kimseleri seçiyordu. Kadınlar şiddetle karşı koymak istese, onları sopa darbeleriyle yürümeye zorluyorlardı. Yağmacı geri dönüp yenilerini aramak üzere ganimetini ve tutsaklarını alelacele güvenli bir yere götürüyor, sonra geri dönüp yenilerini aramaya koyuluyordu. Ayasofya’da kutsal tasvirleri parçaladılar. Duvar halılarını, değerli taşları söküp koparttılar. Sunağın örtülerini aldılar. Şamdanları parçaladılar. Ayin eşyaları odalarını yağmaladılar ve altın ve gümüş kâselerle sayısız değerli süs eşyasını alı götürdüler.” (Michael Balıvet, Ortaçağda Türkler, 2. Baskı, 2004, Alkım Yayınları, s. 77)

Bu satırların aktarıldığı kitap, sanıldığının aksine Türkler aleyhinde yazılmış bir kitap değildir. Türklerin Ortaçağ’da oynadığı rolü anlatmak için yazılmıştır. Bu satıralar, gerek Türklerin gerekse başka fatihlerin fetih biçimlerini aktardığı bölümde verilmektedir.

Bu nedenle, çizilen sahneyi ne kadar vahşi bulursak bulalım, biz Türklerin bundan utanmamız gerekmez. Aslında bugün yaşadığımız toprakların tümü fetihle alınmıştır ve fetih, geçmiş yüzyıllarda bütün milletlerin başvurduğu bir yöntemdir.

Ama bütün bunlar geçmişte kalmıştır. Osmanlılar, Yükselme Devrinin sonuna kadar fetihçi bir siyaset izlediler. Kurtuluş Savaşı ise, fetihçiliğe karşı bir direnmedir.

Bir milletin mensupları, atalarının başka ülkeleri zapt etmesiyle değil, Kurtuluş Savaşımız gibi yabancı istilasına karşı yurtlarını savunmalarıyla övünmelidir.

HERKES OTURDUĞU YERDE OTURSUN

Herhangi bir yerin hangi millete ait olduğu sorusuna verilecek yanıt şudur: Bugün üzerinde yaşadıkları vatanları. Bu vatanlar uluslararası anlaşmalarla tanınmıştır. Bunun dışında “falan yer eskiden bize aitti, orayı yeniden ele geçirmeliyiz” düşüncesi, hangi millet için olursa olsun fetihçiliktir. Eski yerlerin sahipliği konusunda bir başlangıç tarihi belirlemek de imkânsızdır. Bu hayaller, Kavimler Göçü’ne kadar gider ki bundan hangi milletlerin sağ çıkacağı şüphelidir.

Türkiye’nin sınırları Lozan gibi uluslararası bir anlaşma ile çizilmiştir. Anadolu Türklerinin yurdu artık burasıdır. Ne Varna, ne Selanik, ne Libya, Şam, Halep, ne de İdlip Türklere aittir. Oraların sahipleri vardır.

Mustafa Kemal Paşa, 10 Ocak 1922’de Vakit gazetesine verdiği demeçte şöyle diyordu: “Misakı Milli’yi gerçekleştirdikten sonra orduyu genişletme fikrinde bulunanlar çıkmaz.”

TÜRKİYE ÖNCÜ OLMUŞTU

Türkiye milletlerin bağımsızlık davasında öncü olan ülkelerden biridir: Nitekim Mustafa Kemal Paşa, Ukrayna Elçisi Frunze’nin şerefine Sovyet Elçiliğinde 2 Ocak 1922 günü verilen bir şölende şöyle diyordu: “Bütün Ezilen milletler, zalimleri bir gün mahv ve perişan edecektir. Bizim Milletimiz o zaman bu amaca erişen milletler arasındaki öncülüğü ile övünecektir.”

 1 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı konuşmada “Milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkını yaşayan bütün milletlerin cümlesi için tanıyoruz” demiştir.

Herkes oturduğu yerde kalırsa milletler arasında hır çıkmaz. Yaşadığı yerleri az görerek başka milletlerin topraklarında hak iddia etmek, Ortaçağ zihniyetinden beri gelememenin veya emperyalist ülkeleri örnek almanın ifadesinden başka bir şey değildir. (27 Haziran 2020)

zekisarihan.com

Leave a Reply