AYDINLARIN DİNLE İMTİHANI

Aydınlarımız, Batı’daki demokratik devrimlerin yarattığı kültürün eseridirler. Din hakkındaki görüşleri de esas olarak Fransız ihtilalcilerinin kiliseye karşı aldıkları radikal tutumun taklidinden ibarettir. Özeti, öteki dinler gibi İslam kullanma süresini doldurduğu, dahası başlangıcından beri zaten bir hurafe olduğudur.

Fransız ihtilali kiliseyi hedef alırken kilisenin elinde geniş topraklar bulunuyordu. Dolayısıyla kiliseye karşı hareketin maddi bir temeli de vardı. Türkiye’de ise camiler, kilseler gibi geniş mülklere sahip olmadığından dine karşı aydınlar hareketi soyut planda kalmak zorundaydı. Bu nedenle Türkiye’de dine karşı tutum, yoksulların kitlesel desteğini alabilmiş değildir. Hatta başka nedenlerden ötürü, yoksullar, burjuva devlet karşısında kendilerini korumasız hissettiklerinden dine daha çok sarılmışlar ve bu dünyada kavuşamadıkları refah ve mutluluk için öteki dünyaya umut bağlamaya devam etmişlerdir. Burjuvazi ile yoksullar arasında bu zıtlaşma yüz yıldan fazla bir süredir varlığını koruyor. Bu durum halen siyasi tercihlerde de rol oynadığından iktidar mücadelesine öncülük eden aydınların gündemlerine bu konuyu almalarında büyük yarar vardır.

Tanzimat’la başlayan Batılılaşma sürecinde, İmparatorluğa çeki düzen verme zorunluluğunu anlayan aydınlar (ki çoğu devlette önemli görevler yapıyorlardı) Batı’nın kurumlarını Türkiye’ye getirirken bunları İslam’la bağdaştırmışlar, İslam’ın gelişme ve ilerlemeye engel olmadığını, aksine maddi ve manevi kalkınmayı emrettiğini ileri sürmüşlerdir.

Bu tutumun, Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar sürdüğünü söyleyebiliriz. Kurtuluş Savaşı için İstanbul’dan Ankara’ya taşınan Batıcı ve milliyetçi aydınlar, önderlik yapacakları büyük kitlenin inanç ve kültürünü dikkate alarak İslam’la ve İslamlarla iyi geçinmeye çalışmışlardır. Meclis’in açılışında ve diğer törenlerde dualar okunması, Bakanlar Kurulunda Şeri’ye Vekilinin bulunması, bağımsızlık savaşına halkın katılması için çağrılarda bulunurken bunun dinin de emri olduğunu vurgulamaya özen göstermişlerdir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra Halifelik, Şer’iye ve Evkaf Bakanlığı, ömrünü tamamlamış olan medreseler, tekke ve zaviyeler gibi dinle ilgili görülen kurumlar ortadan kaldırılmış, Türkiye laik bir döneme girmiştir. Şer’iye Vekâletinin yerine Diyanet İşleri Başkanlığının Kurulması, din kurumunu laik devletin denetime alma amacı taşıyordu.

Bu radikal uygulama, Batıcı aydınların orduya ve bürokrasiye hükmetmeleri sayesinde mümkün olabilmiştir. Tek Partili bir sistem yerine çok partili bir hayat olsaydı, bu gelişmenin daha yavaş olacağı düşünülebilir. Buna karşılık aydınlar ile geniş kitleler birbirlerine bu kadar yabancılaşmaz, yeni atılımlarda aydınlara, halk önderlik yapabilmeleri için şans verirdi.

Söz konusu olan kurumların kaldırılması yanlış mı olmuştur? Bir yanlışlık olduğu ortada ise de bu yanlışlık merkezi feodalitenin kurumları olan Padişahlığın, Türkiye’den başka ülkelerin bağlılık hissetmediği Halifeliğin ve benzer kurumların kaldırılması değildir. Yanlışlık, bu tedbirlerin yoksulların hayatını iyileştirecek ve onları özgürleştirecek ekonomik ve siyasi önlemlerle desteklenmemiş olmasıdır. Yeni rejim, nüfusun küçük bir kısmını oluşturan kent halkının güçlü desteğini alırken, yoksullar devletin kendilerine yabancılaşması karşısında din kurumu ve onların temsilcilerine sığınmışlardır. Ağalık olduğu gibi devam etmiş, yasak olmasına rağmen şeyhlik, dedelik gibi kurumlar varlığını korumuştur. Halka yol gösterenler genellikle hâlâ bunlardır. Bu durum, devletin Kürtleri yok saymasına rağmen Kürtlerin ortadan kaldırılamamasına benziyor. Devletin tepesindeki yaşantı ve görüntü ile halkın yaşamı ve bağlı olduğu değerler tamamen farklılık göstermiştir.

BUZDAĞININ GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN KISMI

Devlet, buzdağının su yüzünde görülen küçük kısmına aldanarak gerçeğin bundan ibaret olduğunu sanmış, belki de kendi kendini bilerek aldatmıştır.  Başka bir iktidar alternatifini düşünmediği, buna hiç de niyeti olmadığı için gelecekte neler olabileceğini tahmin edememiştir. Türkiye’nin tamamen değiştiği sanısına kapılmış ve bunun geriye dönüşü olabileceğini düşünmemiştir. Buzdağının suyun altındaki kalan ve baskılanmış kitle ise zaman zaman Kürt isyanları gibi tepkiler göstermiş, çok partili hayata geçileceği dönemde ise oylarını bir silah gibi kullanıp iktidar mercilerini ve muhalefet partilerini etkileyerek bir hayli taviz koparmışlardır. CHP’nin okullara yeniden din dersi koyması, DP’nin Türkçe ezanın yerine Arapçasının okunmasına izin vermesi, Adnan Menderes’in Saidi Nursi’nin elini öpmesi bu ödünlere örnek sayılabilir.

1946-1950 döneminden başlamak üzere Batıcı fakat halkçı da olmayan aydınlar artık muhalefettedirler. Bu tarihten sonra iktidar olanlar, kendilerini modern dünyanın bir parçası saymakla birlikte, Tek Parti Dönemin uygulamalarına dönecek fırsatı ve cesareti bulamamışlardır. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askerî darbeleri bile, meşruiyetleri için halkın oyuna ihtiyaçları olmadığı halde, din konusundaki adımlarda daha ihtiyatlıdırlar. Bu darbelerden ilki olan 27 Mayıs sonrasında, halkçı ve laik çevreler güçlenirken, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, dini arayışları, tarikat çevrelerini güçlendirmişlerdir.

Laik ve çağdaş uygarlıktan yana aydınlarla geniş halk kitleleri arasındaki kopukluk bugün de sürüyor ve bu durum dinci muhafazakârlara halka politik ve ideolojik önderlik yapma fırsatı sunuyor. Günümüzde içinde bulunduğumuz siyasi gruplaşmaların en kestirme açıklaması budur.

Bu ayrılık, yalnız burjuva aydınlarla halk arasında değil, sosyalist aydınlarla halk arasında da geçerlidir. Hatta sosyalist aydınların çoğu, ne kadar köktenci olduklarını kanıtlamak için dine ve dindarlarla aralarına mesafe koymayı çok seviyorlar. Bunda, sosyalizm düşüncesinin ülkemize Batı’dan (Avrupa ve Rusya’dan) taşınmış olmasının etkisi yadsınamaz. Yalnız Kurtuluş Savaşı döneminde Halk İştirakiyun Partisi çevresinde toplanmış bazı sosyalistler, sosyalizmle İslam’ın birbirlerine zıt uygulamalar olmadığını programlarına almışlar, daha sonraki sosyalistler onların bu tavrını fırsatçılık saymışlardır. Kulakların Enternasyonal’e dikildiği bir uzun dönemde Yunus Emre, Şeyh Bedreddin gibi Türkiye’de sosyalizmin yerli kaynakları sayılabilecek ve günümüz tarihsel maddeciliği ile kaynaştırılacak ışık odaklarına kulak veren olmamıştır. Neyse ki Nazım Hikmet gibi bir sosyalist Şeyh Bedreddin Destanı ile bu konuya dikkat çekmeyi başarabilmiştir.

AYDINLAR İSLAM’LA BARIŞMALIDIR

1980’li yıllardan başlayarak sosyalistler arasında dinin kaynaklarını açıklayan ve onu toptan reddeden yayınlar artmıştır. İlhan Arsel, Turan Dursun, Arif Tekin gibi yazarlar, İslam’ın nasıl hurafelerle dolu olduğunu göstereme çabasına girişmişlerdir. “Turan Dursun Din

Araştırmaları” yarışmasına gönderilen çalışmalarda seçici kurul üyesi olduğumdan, yarışmaya katılan eserlerdeki bu sığlık dikkatimi çekmiş ve “Yeter artık!” diyerek isyan etmiştim. Bu ödül törenlerinden birinde 29 Eylül 2001 günü yapacağım konuşmanın başlığındaki “Aydınlar İslam’la Barışmalıdır” ibaresi ve konuşmanın içeriği, belki ilk kez böyle bir öneriyi duyanlar tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Gene de ok yaydan çıkmıştı, konuşma Ulusal Kanal’da naklen yayımlandı ve onu daha sonra yazılı basında da yayımladım. Kısacası bu konudaki düşüncelerim yeni değildir.

İşi gücü bırakıp Şeytan Ayetleri’ne zaman harcayanların, onu Türkçeye çevirip yaymak isteyenlerin ise yobazlığı kışkırtarak aydınlar için nasıl büyük bir felaket hazırladıklarını açıkça belirtmeden bu alanda yol almak mümkün görünmüyor.

Ne büyük bir talihsizliktir ki, Yoksul Sivas köylülerini örgütleyip onlarla birlikte Sivas’a inerek halkın sömürü ve baskıya isyanını dile getirmesi gereken aydınlar, gözü dönmüş bir güruhun kışkırttığı yoksullar tarafından Madımak Oteli’nde ateşe veriliyordu! 2 Temmuz olaylarının olduğu gün bunları düşünüyordum.   

Dine cepheden saldıran burjuva aydınların en büyük dayanakları Atatürk’tü. Aslında bir dinin yok sayıldığı, yerine Atatürkçülük denilebilecek başka bir dinin geçirilmek istemesi söz konusudur. “Kâbe Arap’ın olsun, Çankaya bize yeter”di. İslam’ı bir sığınak olarak gören ve onu kimliğinin en önemli temeli görenlerle, Atatürkçülüğü siyasi mücadelede bir sığınak ve dayanak olarak görenler, aynı ihtiyaçtan hareket ediyorlar. Aslında, Atatürk, şu son 20 yıla kadar her hükümetin kendi iktidarını güçlendiren bir figür olarak kullanılmıştır. Yazılıp söylenmiştir ki, “Atatürkçülük dinsizlik demek değildir. Aksine Atatürk dine büyük hizmetler yapmıştır. Annesi hafızdır!” Buna karşılık Atatürk’ün dine ne kadar uzak olduğunu anlatan Atatürkçülerin yaptığı yayınlar da eksik olmamıştır. Daha çok Atatürkçü subayların ilgisini çekmek ve onların takdirini kazanmak için yapılan bu yayınlara Doğu Perinçek’in Atatürk ve Allah kitabı örnek verilebilir.

Sünni İslam’ın karşısına çıkarılan Alevilik de aslında, insanların inanma ihtiyacından kaynaklandığı ve birçok esatir barındırdığı halde, bütün boş inançlardan arınmış bir felsefe olarak sunulması da doğru değildir.

“AYDINLANMA”YA ÇİZİLEN SINIR

“Aydınlanma” laik burjuvazi ve son tahlilde onun çıkarlarına bağlı aydınlar tarafından en çok kullanılan kavramdır. Bu aydınlanma göksel kavramları reddederek pozitif bilimi savunur. Fakat ne hikmettir ki, laik burjuvazinin aydınlanması burada durur. Daha ileriye gidemez. Bu burjuvazi, Türkiye’de sınıfların varlığını reddedecek kadar bilime aykırı görüşleri savunmuştur.

Türkiye’de eksik olan dinin tarihsel determinist bir görüşle ele alınmamakta oluşudur. Bunu daha 1930’lu yıllardan başlayarak Hikmet Kıvılcımlı gündemine almışsa da sosyalist aydınlar tarafından beklendiği kadar ilgi görmemektedir. Kıvılcımlı, her tarih ve kültür araştırmacının takınması gereken tarihsel maddeci bir yöntemle dinlerin ve İslam dininin, ortaya çıktığı zamanlarda hangi ekonomik ve toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklandığını, vaz ettiği düşüncelerin ne anlama geldiğini açıklamaya çalışmıştır.

İslam’la vuruşan bir aydın, aynı zamanda kendi halkına da kılıç çekmiş demektir. Emekçilerin sömürü ve baskıdan kurtulma mücadelesinde onlara önderlik yapmak isteyen bir aydın, halk kitlelerinin inançlarına da saygı göstermek zorundadır. Hatta İslam dininin günümüzde de bir anlam ifade edebilecek “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” gibi bazı kavramları öne çıkararak sosyalizm sözlüğüne katması yerinde olur.

HALK LAİKTİR

Şunu unutmamalıdır ki, laiklik halka uzak bir kavram değildir. Daha başka bir ifadeyle halk laiktir. Yani laik olan devletten ve hükümetlerden çok, halktır. Namaz, oruç gibi dinin şartlarını yerine getiren bir Müslüman, devletin din esaslarına göre yönetilmesini istemediği sürece laiktir. Devlet yönetiminde şeriat uygulamasını halk değil, nüfus içinde küçük bir kesim olan ruhban sınıfı ister. Bu Hristiyan dünyasında da böyle idi. Batı’da laikliği yerleştiren de emekçi sınıflardır. Laik sözcüğü de, tam da bu kavrama uygun “ruhban sınıfı dışında kalan halk” anlamını taşıyor. Bizde ise halk ile laik sözcüğü neredeyse hiç ilişkilendirilmemiş, hatta bu iki kavram birbirinin karşıtıymış gibi kullanılmaktadır.

Laikliğin halk dilinde “hoşgörü” diye bir karşılığı vardır. Ülkemizde İslam’ın çeşitli mezhepleri gibi, başka dinden insanlar, Ateistler, Deistler, Bilinmezciler yaşıyorlar. Ancak hoşgörüdür ki bunları bir arada tutabilir. Dinle ilgisi olmamakla birlikte Türklerle Kürtlerin bir arada barış içinde yaşamaları da birbirlerinin diline, siyasi görüşüne hoşgörü ile yaklaşmalarına bağlıdır.

Türkiye’de yaşayan aydınlar, eğer başka bir dine mensup değillerse kendilerini İslam olarak adlandırmada tereddüt etmemelidir. Sonucunda nasıl bir milletin içine doğuyor ve onun mensubu oluyorsak, aynı zamanda bir din kültürü ortamında dünyaya geliyoruz. Kendini bu kültürün dışında saymak mantıklı değildir. Onun ritüelleri olan namaz oruç, cenaze törenleri, dilimize pelesenk olmuş İslami kavramlarla barışık olmalıyız. Beş vakit namaz kılan insanın bu ihtiyacının nerden kaynaklandığını çözümlemeye çalışmalıyız.

Yapılacak şey, dinle devletin kesin olarak birbirinden ayrıldığı bir sitemi kararlılıkla savunmak, sorunların çözümünde yalnız pozitivizmi değil, sosyal bilimleri de kılavuz edinmektir. “Herkesin dini kendine” ilkesinden hareketle kimsenin kimseye din telkin etmesine ve bu konuda zorlamasına izin vermemektir.

Independent Türkçe (22 Eylül 2021)

Leave a Reply