DEVLET NİÇİN OKUL AÇAR?

Pir Sultan Abdal’ın, İstanbul’da Medresede okumak isteyen öğrencisi Hızır’a: “Hızır, medresede okur, gelir beni asarsın!” dediği rivayet edilir. Bu söylenti o günün devlet felsefesine tamamen uygundur. Gerçekten de Hızır Paşa, Sivas’tan İstanbul’a gitmiş, medresede okumuş, paşa olmuş ve kendisine verilen görevi yerine getirerek Pir Sultan Abdal’ı asmıştır.

Çünkü eğitim, feodal bir sistemin hüküm sürdüğü dönemde sarayın ve onun dayanakları olan mütegallibenin çıkarlarını ayakta tutmanın araçlarından biri idi. Devlet bunun için okul açar, yetenekli gördüğü çocuk ve gençleri burada toplar, onlara bu düzenin Allah’ın emri olduğunu öğretirdi.

Fakat feodal devletin ayakta kalmak için tek aracı eğitim değildi. Devlet, bunun için merkezde ve eyaletlerde asker besliyordu. Mahkemeler de ordu ve eğitim gibi feodal sistemin emrindeydi.

Devlet görevlilerinden, medreselilerden, kadılardan herkesin bu siteme isteyerek uyduğu söylenemez. Aykırı görüş bildirenler sitemin içinde barındırılmaz, tasfiye edilirdi. “Yârin yanağından gayri her şeyde, her yerde” ortaklığı öngören Şeyh Bedreddin’in asılması, ona inanan Onbinlerin öldürülmesi bu yüzdendir. Ne kadar ilginçtir ki, Şeyh Bedreddin ve ona inananların destanını yazan Nazım Hikmet de onunla aynı şeyi istediği için yıllarca zindanlarda tutulmuş ve vatan haini ilan edilmiştir.

Demem ki devletin emekçiler karşısında tutumu yüzyıllarca değişmemiştir.

Feodal devletle kapitalist devlet arasındaki fark, birinin başında ortaçağ hâkimlerinin, ikincilerin başında burjuvazinin bulunmasıdır. Feodal sistemin emrindeki okul, halkı feodal sisteme razı etmek, onların beyinlerini bu yolda yıkamak ise, burjuva devletin okulu da, halkı burjuva iktidarının kutsallığına inandırmaktır. Onları burjuvazinin kölesi olarak tutmaktır.

Okuryazarlığın, hesap tutma işlerinin başladığı İlkçağ’dan beri gelmiş geçmiş hiçbir devlet yoktur ki, eğitime önem vermemiş olsun. Çünkü hiçbir sitem eğitim olmadan yaşatılamaz.

Eğitimin içeriğini, devleti elinde bulunduranların uzmanları yapar. Devlet, bu amaçla bir danışmanlar ordusuna da sahiptir.

Eski devirlerde devlet, ihtiyacı olduğu kadar insanı okuturdu. Devlete vergi toplayacak memurlara, yazışmalarını yapacak kâtiplere, askerlerini okutacak subaylara, kendilerini yönetenlerin güya Allah’ın kurduğu düzenin propagandasını yapacak din adamlarına (yaygın iki dinden örnek verecek olursak papazlara ve hocalara) ihtiyaç duyardı.

Okul isteği yalnız yönetenlerden değil, yönetilenlerden de gelir. Çünkü düzen içinde yer almak ve onun sağladığı olanaklardan yararlanmak ancak eğitim almış kişilerin hakkıydı.

Kapitalizmin geliştiği ve bütün dünyaya egemen olduğu dönemde okulculuk, sistemin en önemli faaliyet alanlarından biri olmuştur. Eğitim görenler çoğalmış, kapitalizmin geliştiği oranda herkes eğitim almaya başlamıştır. Çünkü kapitalist sınıfın eğitilmiş insana daha çok ihtiyacı vardır. İnsanların sanayi mallarını daha çok tüketebilmeleri için okuryazar olmaları, devletin resmî dilini daha iyi kullanabilmeleri, hesap kitaptan anlamaları gerekir. Devletin işlerini görecek bir memur ordusuna da şiddetle ihtiyacı vardır.

Ancak bütün nüfusu okul eğitimine alma konusunda feodal ve burjuva devlet hiçbir zaman eşitlikçi olmamıştır. Ya, devşirme usulünde görüldüğü gibi sağlıklı çocukları seçerek yetiştirme yoluna gitmiş, ya da eğitim belli bir sınıfın tekelinde olmuştur. Bütün nüfusun eğitim gördüğü günümüz koşullarında da eğitim olanaklarının yurt yüzeyinde eşitsiz dağıtılması gibi, parası olanın özel okullarda eğitim görmesi gibi eşitsizlikler hiç eksik değildir.  

DEVLET OKULDA NE ÖĞRETİR?

Eğitimin tanımı konusunda eğitim bilimciler, sağa bakmışlar, sola bakmışlar, ortak bir tanım geliştirmişlerdir. Bu tanımım içinde eğitimin iyi veya kötü bir şey olduğu yoktur. Eğitim “istendik davranışlar” aşılama işidir. Bu davranışların ne olduğuna eğitimi verecek kurum belirler. Bu kurumların başında olan devlet, nasıl bir yurttaş istediğini belirler ve bunu programlar ve öğretmenler aracılığı ile bütün okullarında halka aşılar.

Günümüz Türkiye’sinde eğitimin içeriği hakkında verilen kavga da sınıf mücadelesinin bir uzantısıdır. Dinci vakıflara akıtılan milyarlar, daha çok imam hatip ve beş yaşında başlatılan Kur’an kursu, Diyanet örgütünün eğitime her alanda el atma çabaları, iktidarda bulunan sınıfın niteliğini de gösteriyor. Buna karşılık eğitimde laikliği savunanlar, okullarda öğrencilere her sabah “Ne mutlu Türküm diyene” diye biten andı söyletmek isteyenler, Batıcı laik burjuvazinin dünya görüşünü kendilerine kılavuz edinenlerdir. İşçi sınıfı ve müttefiklerinin bu konuda ne düşündüğü üzerinde durmuyoruz. Çünkü bu sınıf, ideolojisinin etkin olduğu 1960’larda “Devrimci Eğitim Şûrası” gibi etkinliklerle aydınlar arasında devrimci bir eğitim görüşü seçeneği oluşturduysa da siyasi ve ideolojik gücünü gitgide kaybetmiştir. Be kesimin mensuplarının çoğu, dinci gelişmeler karşısında ve ona karşı durmak adına “Ne mutlu Türk’üm diyene” söylemine gerilemiş bulunuyor.

EĞİTİM NE ZAMAN BOZULDU?

“Bizim mahalle”de yaşayan ve ikna edilmeleri çok zorlaşmış bulunan okumuşlar, eğitimin 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle bozulduğu kanısındadırlar. Bunu biraz daha geriye götürenler, Köy Enstitülerin kapatılma sürecinin başladığı 1946’ya kadar gidebilmektedirler. Onlara göre eğitimin “iyi” olduğu dönem, Cumhuriyet’in ilanı ile başlar. Bu dönemde medreseler ve ardından imam hatipler kapatılmış, Türkiye tarihi yeniden yazılmış, Latin harfleri kabul edilmiş, bu alfabe ile herkesin okuryazar olması için “Millet Mektepleri” açılmış, dil devrimi yapılmış, okullaşmaya verilen önem artmıştır. Gerçekten Türkiye’de modern okulculuk Cumhuriyet’le birlikte başlamamış olmakla birlikte, bu dönemde eğitimde yapılan dönüşüm azımsanamaz. Mustafa Necati, Vasıf Çınar, Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç gibi ünlü eğitimcilerin ve eğitimin başında bulunan kişilerin çabaları takdirle anılmaya değer. Ancak onların savundukları ve uyguladıkları eğitim yapılması gerekenin bütünü değildir. Yarısıdır.

Bunun anlamı, uyguladıkları eğitimin emekçi sınıflar için en iyi eğitim olduğundan çok, isteseler de istemeseler de iktidardaki yeni sınıfın toplumu kendi sınıfsal çıkarları konusunda hazırlamaya daha çok çaba göstermiş olmalarıdır.

Cumhuriyet dönemi eğitimi, Cumhuriyet ideolojisinden kopuk olamazdı. Bu ideolojinin sözlüğünde “sınıf” sözcüğü ancak toplumda “sınıf” olmadığı iddiası vesilesiyle geçer. Yurttaşlar, “imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle”dir. Devlet ve iktidara sahip olan parti güya herkesin çıkarını korur! Hatta ülkede herkesin bildiği ve içinde yaşamakta olduğu sınıfların varlığını ileri sürmek bile yasaktır. Şüphesiz devlet bu iddiayı burjuvazinin çıkarlarına karşı boyun eğmiş bir halk yaratmak için ileri sürmektedir.

Köy Enstitülerinin açılma ve kapanma serüveni tam da bu hikâyenin konusudur. Enstitüleri açan, şüphe yok ki burjuva iktidarlardır. Amaç, köyü canlandırarak rejimi savunan bir köylü aydınlar topluluğu yetiştirmek ve bunlar eliyle köyü okuryazar kılmak ve köydeki üretimi modernleştirmektir. Hikâyenin içinde Tonguç’un ifade ettiği köyü bir yük hayvanı olarak kullanmaya son vermek varsa da bu, köylülerin iktidar hedefini kapsamaz. Çok çok köylünün feodal bağımlılıktan kurtarılması, emeğini serbestçe satabilmesidir. Zira halk iktidarı tehlikeli bir kavramdır. Zaten burjuvazinin bütçeyi köylülerle paylaşmada konusunda elinin en sıkı olduğu dönem de bu dönemdir. “Bizim mahalle”  mensuplarının köylülerin çok bildiği bu gerçeği kabul etmemekte direnişi, onları eğitim tarihini yazarken de yanlışlara götürmektedir. Onların siyasi sözlüklerinde köylülerin ağalara karşı mücadelesini desteklemek varsa da burjuvaziye karşı desteklemek yoktur. Çünkü burjuvazi zaten en iyisini yapmıştır! Eğer bu konuda eksik yönler varsa bunlar Dünya Ekonomik buhranının ve ardından İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği olumsuz koşullar nedeniyledir… Oysa o yıllarda burjuvazinin kazancı, bürokratların maaşları ve yaşam koşulları hiç de gerilememiş, hatta artmıştır. Halk yoksullaşırken, bu sınıf zenginleşmiş, ülkede yeni milyonerler yaratma projesi hayata geçirilmiştir.

Bu aydınlara göre, burjuvazinin hiçbir muhalefet tanımadan hüküm sürdüğü dönemde sonradan Türk edebiyatında parlak isimler haline gelen Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Hasan İzzettin Dinamo, Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Attila İlhan benzeri yazarların niçin hapsedildiklerini açıklamak zordur.

Türk Eğitim Tarihi konusunda kalem oynatanlar, Tek Parti Döneminin laik olduğu kadar (belki ondan da daha çok) milliyetçi olduklarını bilmemeleri mümkün değildir. Milliyetçilik bir burjuva ideolojisidir ve kitleleri burjuvazinin çıkarları doğrultusunda biçimlendirmeyi amaçlar. Yazarlarımız, bu sorunu ustalıkla çözme çabasından ötürü milliyetçiliğe olumlu anlamlar yükleme yoluna gidiyorlar. Bu milliyetçiliğin ayırıcı, dışlayıcı bir milliyetçilik değil, bütün halkı kapsayan bir milliyetçilik olduğunu ileri sürüyorlar. Onlara göre “Ne mutlu Türk olana değil, ne mutlu Türk’üm diyene” denmesi ayrımcılık yapılmadığını gösterir. Yani ülkede yaşayan herkes, kültürel aidiyetini unutmalı, Türk olduğunu söylemelidir. Bununla övünmelidir! Bu görüş, kendisini başkasının yerine koyma yani empati yapmaktan da acizdir.

“Bizim mahalle”nin sakinleri, şüphesiz 1930’lu yıllardaki “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyalarıyla insanların kendi anadilleriyle çarşı pazarda konuşmasının yasaklanmasını övemiyorlar. Bunlar çok gerilerde kalmıştır. Diyarbakır Hapishanelerindeki işkencelerin de iler tutar yanı yoktur. Günümüzde milliyetçilik biraz incelmiştir. Onlara göre Kürtlerin hakları verilmiştir. Kürtçe şarkılar söylenebilmektedir. Ama yalnız ilkokullarda, haydi haydi ortaokullarda resmî dilin yanında kendi dilini öğrenme anlamına gelen “anadilinde eğitim” de ne oluyor? Bu apaçık bölücülük değil midir?

Öte yandan Kürtlerin bir partilerinin olması da ne oluyor? Bu etnik milliyetçilik değil midir? Etnik milliyetçilik yapmak ancak Türk burjuvazisinin hakkıdır! Her iki milliyetçilik yerine ortak bir değer olan halkçılığı koymak mümkün ve ortak yaşama koşullarını yaratmak için gerekli değil midir?

Ne kadar ibret vericidir ki “her iki milliyetçiliği ayaklar altına alma” sözü laik aydınlardan değil, halkçılıkla hiç ilişkisi olmayan bir İslamcıdan gelmiştir ve onun amacı da milliyetçilikler yerine dinciliği ikame etmekti.

Buraya kadar anlattıklarımız, emekçi sınıfların eğitim mücadelesi ile farklı milliyetlere mensup olanların bağımlılıktan kurtulmaları halkçılıkta kesişmektedir.

ULUSAL EĞİTİM YERİNE HALKÇI EĞİTİM

76 demokratik kuruluşu temsil eden ve bilimsel laik eğitimi, eğitimde özelleştirmeye karşı parsız kamusal eğitimi, yabancı dilde eğitimin sona ermesi gibi konuların mücadelesini veren Eğitim Hakkını Savunma Komitesi, polis tarafından dağıtılınca onun yerine 2003’te Ulusal Eğitim Derneğini kurmuştuk. Derneğin yayın organı Öğretmen Dünyası, anadilinde eğitimi de kararlı bir biçimde savundu. Derneğin adındaki “Ulusal” sözcüğünün “milliyetçilik” olmadığını derneğin yayınlarından anlamak mümkündür. Hükümet Dernekler Yasası’nı gerekçe göstererek “Ulusal” adını kabul etmeyince adını “Bağımsızlıkçı Aydınlanmacı Halkçı Eğitim Derneği” olarak değiştirdik. Mahkeme kararıyla “Ulusal” adını yeniden kazandıysak da amacı “Bağımsızlıkçı Aydınlanmacı Halkçı” sözcükleri tam olarak ifade ediyordu. Bu hem her zaman savunulması gereken temel bir kavram olan ülkenin bağımsızlığını, hem Fransız Devrimiyle hayat bulmuş olan aydınlanmayı, hem de sosyalizmi de kapsayan halkçılığı tam olarak birleştiriyordu.

Ulusal Eğitim Derneği, milliyetçi bir kliğin yönetimine geçince, dernekten ayrılan bir grup arkadaşla yeni bir eğitim platformu kurarak eğitim ideallerimize burada devam etmemiz gündeme geldiğinde, birlikteliğin adını “Halkçı Eğitim Platformu” olarak önerdim ve bu kabul gördü. Amaçlarımızı ifade eden bir metin de kabul ettik. Bunda eğitimle ilgili uluslararası sözleşmelere de girmiş, eğitimle ilgili modern ve genel kavramları sıraladık. Bu da kabul görmüşken seçilen yönetici kadro içinde buna milliyetçilikle bağlantılı kavramlar yerleştirilmek istendiğinde itiraz ettim. Kuruldan birinin “Yoksa sen HDP’li misin” sözü üzerine artık orada yerimin olmadığını anladım. Bunu şunun için kaydediyorum: Her ne kadar “halkçılık” sözü 1937 Anayasasına yazılan 6 temel ilkeden biri olduğu için bir itiraza neden olmuyorsa da bu okumuşlar için “milliyetçilik” temel ve vazgeçilmez bir ilkedir. Çünkü bütün eğitim ve entelektüel hayatları bu kavramla yoğrulmuştur ve halen de mahallelerinde baskın ideoloji budur. Bu ideoloji her fırsatta bilinçaltından bilinç üstüne çıkmakta ve “Ben buradayım” demektedir.

Başa dönersek, “Bizim mahalle”de yaşayanlar devletin niçin okul açtığına ve okulda ne öğretildiğine kapsamlı bir yanıt vermekten acizdirler.

Özetle, sınıflardan bağımsız bir eğitim yoktur. Her sınıfın eğitim görüşü farklıdır. Köleci devlet köleciliği eğitim yoluyla da sürdürmek ister. Feodalizm feodalizmi, kapitalizm kapitalizmi, sosyalizm ise halkçı bir eğitimi. Türkiye’de en zayıf olan görüş halkçı eğitim görüşüdür. Bunun 1960’larda olduğu gibi güçlenmesi, halkın politik hareketinin yükselmesine bağlıdır.

(Independent Türkçe, 20 Temmuz 2022)

Leave a Reply