HASAN YALÇIN’LA ARKADAŞLIKLARIMIZ

Aşağıdaki yazı, Hikmet Çiçek’in isteğiyle, “Müstesna Bir Adam (Hasan Yalçın Kitabı)” için 30 Mayıs 2022’da yazıldı. Kitap geçtiğimiz günlerde Kaynak Yayınları’ndan piyasaya çıktı. Fakat, Hikmet Çiçek’ten de habersiz olarak bu yazı kitaba konulmamış!  (4 Haziran 2023)

Hasan Yalçın’la arkadaşlık yapmak bana çok şey kazandırdı. O kendini emekçilerin devrim mücadelesine adamış bir aydındı. Aramızdaki ilişki arkadaşlar arasındaki eşit bir ilişkiydi. Bunda aynı yaşta olmamızın da etkisi vardı. İkimiz de 1944 doğumluyuz.

Bu yazıda Hasan Yalçın’ın hayatı ve mücadelesi üzerinde durmayacağım. Bu konuda epey söz söylenmiş, Hasan da kendini kitaplarında ifade etmiştir. Onunla arkadaşlığımızı anlatmaya çalışacağım.

İLK TANIMA: “EMEK EN YÜCE DEĞERDİR”

Hasan Yalçın’ı ilk tanıyışım, onun İstanbul Teknik Üniversitesi Öğrenci Derneği Başkanı olduğu 1967 yılına kadar gidiyor.  Özel yüksekokulların kapatılması isteğiyle İstanbul’dan 441 km. yürüyerek Ankara’ya geldikleri 20 Kasım 1967 günüydü. Ankara yükseköğrenim gençliği olarak yürüyüşçüleri İstanbul yolunda karşılamaya çıkarak selamladık. Bunca yol yürümekten ayakkabıları patlamış, bazıları ayaklarını bezle sarmışlardı. Yanımızdan birer kahraman gibi başları dik olarak geçtiler, biz de arkalarından Cemal Gürsel Alanı’na kadar yürüdük. Burada Hasan Yalçın amaçlarını anlatan bir konuşma yaptı ve sözlerini “Emek en yüce değerdir” diye bitirdi. Sosyalist ideolojinin bu ilkesini ilk kez orada, Hasan Yalçın’dan duydum ve pek sevdim. Hasan Yalçın, bu yürüyüşte amaçlarını Ankara’da Fakülte ve Yüksekokulların yöneticilerine de bir yazıyla anlatmış. Gazi Eğitim Enstitüsü arşivinde bu yazıyı bulan Niyazi Altunya yıllar sonra bana verdi, onu hem Öğretmen Dünyası’nda yayımladık hem de sosyal medyada paylaştım.

Onunla hatırlayabildiğim ikinci karşılaşmamız beş yıl sonra 1972’de Mamak Askerî Cezaevinde oldu. Hasan Şafak Grubundan yakalanarak Ankara’ya getirilmiş, ben de İzmir’den Dev-Genç Davası sanığı yapılarak bir yıl önce Ankara’ya getirilmiştim. Bir Numaralı koğuşta kalıyorduk. Dev-Genç İddianamesi elimize verilince bunu Hasan’a göstererek “Bana ne kadar ceza verirler acaba?” diye sordum. Alayı bir üslupla “Asarlar seni hocam asarlar” demesine alındım. Bana belki de hiç ceza vermeyeceklerini, benim boşuna kaygılandığımı anlatmak istiyordu. Şu işe bakın ki mahkeme bana da biri bir bildiriden, diğeri 142.maddeden toplam 8 yıl 10 ay ceza verdi. Mamak’ta Hasan’ın da önderlerinden olduğu Proleter Devrimci Aydınlık grubunun komününe girdim. Çeşitli konularda görev alıp eğitim çalışması yapıyorduk. Halil Berktay, Mustafa Kemal Çamkıran, Ercan Enç de aynı koğuştaydı. 1974 yazında herkes tahliye oldu. Ben Fatsa’da öğretmenliğe dönüm. Oradan Yozgat’a, Yozgat’tan da İnebolu’ya nakledildim.

 

1977’de İnebolu’dan Ankara’ya naklettiğim zaman, Hasan’ın bulunduğu siyasi çevre ile daha yakın görüşme imkânlarım oldu. Aydınlık’ta yazılarım yayımlanmaya başladı. Türkiye Gerçeği Dergisindeki Mehmet Akif ve İstiklal Marşı araştırmamı Hasan, Aydınlıktaki bir yazısında okuyucularına önerdi. (Yazının devamı için zekisarihan.com)

Hasan sık sık cezaevine götürülmüştür. 4 Mayıs 1983 günü cezaları kesinleşince eşi Feyziye’ye geçmiş olsun ziyareti yaptık. Mamak’taki yargılamaları sırasında yalnız bir kez duruşmalarını izledim. Ben de bir çeşit mahkûmdum, 1402 Sayılı yasa ile meslekten atıldığım için bütün günüm geçimimi sağlamak için kitap pazarlama işiyle geçiyordu. Fakat bu dönemde, avukat olan eşimle selam göndermeme rağmen Mamak’ta onları sık sık ziyaret etmemiş olmamın verdiği suçluluk duygusunu taşırım. Bununla birlikte eşi ile dayanışmaya çaba gösterdik. Büyük oğlum Emre ile aynı yaşta olan kızı Gül’ü de alarak ikisini çocuk bahçesi gibi yerlere götürdüğüm oldu. Feyziye’nin en sıkıntılı yılları Hasan’ın tutukluluk dönemi olmalıdır.

11 Nisan 1986 günü cezasını yatıp çıkan Hasan’ı evinde ziyaret ettik.

25 Eylül 1987 günü Hasan bana bir fotokopi gönderdi. Bu, Atatürk’ün 1923’te İzmit’te yaptığı basın toplantısında Kürtlerle ilgili sözleriydi. Bu sözler daha önceki yayınlarda sansüre uğramış. 2000’e Doğru Dergisi bu bölümü yayımlamak istiyordu. Benden eski yazı olan metni yeni yazıya çevirmem isteniyordu. Çevirdim fakat eski yazıyı daha kolay olan kayınpederime de kontrol ettirdim. Metin, 2000’e Doğru dergisinin kapağından “Kürtlere Özerklik” başlığı ile yayımlandı ve dergi daha matbaada iken toplatıldı. Sözlerin gerçekten Atatürk’e ait olduğu kanıtlanınca toplatma kararı kaldırıldı.

24 Ekim 1987’de Hasan’ın yönettiği 2000’e Doğru dergisinin “Ortaklar” toplantısına katıldım. Dergiyi çıkaranlara teşekkür ettim ama Sistem AŞ’nin sistemsiz çalıştığından şikâyet etmeyi de ihmal etmedim.  

            EV SOHBETLERİ

            Bu tarihten sonra Hasanlarla aramızda akşam ziyaretleri başladı. Bunda eşlerimizin aynı okulda öğretmen olmalarının da etkisi olmalıdır.

Notlarıma bakılırsa 27 Haziran 1986’da onlar bize geldiler, 23 Temmuz’da biz onlara gittik. Bu geliş gidişler nerdeyse periyodik olarak her ay veya ki ayda bir devam etti. Hasan, sohbetine doyum olmayan bir arkadaştı. Ben de bu buluşmaları iple çekiyor, birçok konuda onun görüşlerine başvuruyor, kendi görüşlerimi de ona söylüyordum. Parti üyesi değildim. Fakat Hasan benim görüşlerime önem veriyordu. Bunun nedenini de, olayları parti gözlüğü ile değil, akıl ve mantıkla serbest olarak değerlendirmeme ve söylememe bağlıyordu. Öğretmen Dünyası’nın mücadelesini de önemserdi. Eşinin bu dergiyi izlemesini ister, abone parasını hemen orada çıkarıp verirdi. Tartışmalarımız sırasında aklına gelen bir konuyu yazmak üzere bir kâğıda not ederdi.

            HASAN’IN ŞANSSIZLIKLARI

             Hayatın birçok zorluğu gelip Hasan’ı bulmuştu. Bunların en zor olanı, oğulları Mustafa’nın doğuştan sandalyeye bağlı olarak yaşamak zorunda kalmasıydı. Onun sesinden ne demek istediğini anlıyorlardı. Mustafa’nın bakımı kolay değildi. Hasan ve Feyziye’nin evde olmadığı zamanlar partili arkadaşlarının Mustafa’ya baktığını öğreniyorduk. Ziyaretlerimizde zaman zaman Hasan’ın babası veya Feyziye’nin annesin de evde misafir olduğunu görüyorduk.

            Hasan, biz erkek arkadaşlarından farklı olarak ev işlerini de eşiyle yarı yarıya paylaşıyordu. Bunu eşlerimiz bile yadırgıyor ve Hasan’a yemek pişirme, bulaşık yıkama gibi işleri konduramıyorduk. Hasan ise bundan şikâyetçi görünmüyordu…

12 Eylül 1988 tarihli ziyaretimizde Hasan’ın bel fıtığından acı çektiğini öğrendik. Bütün bunlara rağmen onun ağzından bir tek şikâyet cümlesi duymadım.

BENİ PARTİYE KAZANMAK İSTİYORDU

Hasan beni partiye kazanmak için zaman zaman öneriler yaptı. 12 Aralık 1989’da onun daveti üzerine 2000’e Doğru Dergisinin 7-8 kişilik toplantısına katıldım. Hasan, “Niçin konuşmuyorsun?” diye sorduğumda “Elimden gelse Öğretmen Dünyası’nı düze çıkarmak isterim. Gene de ilgi alanımız içinde bir iş düşerse yaparız” dedim. 28 Ağustos’ta daha net bir öneride bulunda: Meslekten ayrılıp Yüzyıl dergisi için çalışamaz mıydım? Kabul etmedim. Emekli olduktan sonra da Öğretmen Dünyası için çalışacağımı söyledim.

24 Ağustos 1991’deki gece oturmasına gittiğimizde 20 Ekim’de yapılacak milletvekili seçimleri için Sosyalist Parti’den aday olmamı istedi. 7 Mart 1992 günü Sosyalist Parti’ye üye olmaya davet etti. 15 Şubat 1994’te Şenal’ın Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na partisinden aday olmasını istedi. Şenal kabul etmeyince kendisi aday oldu. 24 Mart’ta da Öğretmen Dünyası’nda adaylığı konusunda bir söyleşi yaptı. Çok ikna edici ve moral vericiydi. Benim sosyalizme olan inancım pekişti.

Hiçbir dostluk inişsiz çıkışsız olmaz. Hasan Şenal’a bir keresinde haksızlık yaptı. Şenal Siyaset Meydanı programına katılmıştı. O tarihlerde haftalık Aydınlık’ta Selim Uslu takma adıyla yazıları yayımlanmakta olan Hasan, 9 Aralık 1996 tarihli Aydınlık’ta “Sıfır Noktasındaki Kadın” başlıklı yazısında ad vermeden Şenal’ı hedef aldı. Grekçesi, Şenal’ın konuşmasında çeteleri hedef almamasıydı. Bu kanısı yanlıştı. Nitekim sorum üzerine programı dinlemediğini, başkalarından duymuş olduğunu söyledi. Şenal’ın muhaliflerinden biri Hasan’ı yanıltmıştı. Ben de “Dalgacı Mahmut” takma adıyla ona yanıt verdim. “Selim Uslu Grupçuluk Yapıyor” başlıklı bu yazım bir özür mahiyetinde olacak Aydınlık’ta yayımlandı.

Bir seferinde Hasan beni de fena halde üzdü. Cumhuriyet Devriminin Eğitim Politikaları Kurultayının ikinci gününün akşamında (9 Aralık 1997) 30-40 kişi yemek yerken, aydınların partiye üye olmasını isteyen Hasan, “Mesela Zeki Hoca fiyatını bekliyor” diye bir söz söyledi. Bu ne fiyatıydı? Partiden milletvekili adayı olmam önerisini bile reddetmiştim. Başka ne isteyebilirdim? Üstelik başkalarının yanında bir fiyatım da yoktu. “Beni en iyi tanıması gerekenlerden Hasan nasıl böyle bir şey söyleyebilir?” diye çıkıştım. Zaten bu saatte başka bir ziyaret için söz verdiğimizden Ayhan’la ikimiz yemekten ayrıldık. Fakat bunun kırgınlık ayrılması olarak değerlendirilmesi de doğaldı. Teori Yazı Kurulu toplantısı çağrısı gelince Hasan’a fena halde kırıldığımı, açılan yaranın birkaç ayda iyileşmesine kadar toplantılara katılmayacağımı bildirdim. Hasan’ın açıkça ve resmen özür dilemesinden sonra toplantılara yeniden devam etmeye başladım.

Partililerin partiye üye olmam konusundaki ısrarlı taleplerini hep geri çeviriyordum.15 Şubat 1997’de yaptığımız ev ziyaretinde İP’e üye olmamı, 9 Şubat 1999’da telefonla İP’ten milletvekili adayı olmamı istedi. Parti’de 69 kişinin katıldığı bir toplantıda aday gösterilmişim ve 63 oy almışım.  Bu önerileri her seferinde kabul etmeyişimin nedeni aktif politika ile uğraşmaya hiç istekli olmamamdı. Partinin seçimlerde bir varlık gösteremeyeceği de apaçıktı. Zorla güzellik olmazdı. Ancak, Genel Başkan’ın bir komplo ile tutuklanması üzerine, bu olayı protesto ettiğimi göstermek için 1998’de İP’e üye oldum. Benimle birlikte birkaç kişinin daha partiye üye oluşu nedeniyle bir tören düzenlendi.

Hasan Yalçın gibi bir adamın görevli olduğu partide işler hiç de iyi gitmiyordu. Okuyucu azlığından ötürü günlük Aydınlık 22 Nisan 1994’te yayınına veda etti. Hasan Yalçın yazısında solun çeşitli kesimlerinin Aydınlık’a sahip çıkmayışından yakındı.

18 Eylül 1994 günü, Yılmaz Güney Sahnesi’nde Ankara İl Kongresinde Hasan Yalçın’ın konuşmasını çok beğendim. Fakat partide işlerin büyük bir laçkalık içinde olduğu anlaşılıyordu. Üyelik aidatlarının ancak yüzde 20’si toplanabiliyordu. Kongrede tartışma yoktu. Farklı görüşler dile getirilmiyordu. Hatalar üzerinde duran yoktu. Hasan, aslında çorak bir topraktan iyi ürün almaya çalışan bir çiftçi gibiydi.

Hasan’ın isteği üzerine 14 Mart 1995’ta İşçi Partisinin aylık yayın organı olan Teori dergisinin Ankara yazı kuruluna katıldım. Kurul üyeliğim yıllarca sürdü. Toplantı gündeminin ilk maddesi, derginin son sayısındaki yazıların eleştirisi olurdu. Hasan, ilk konuşmayı benim yapmamı isterdi. Nedenin sorduğumda “Sen Partinin görüş kalıplarına bağlı kalmadan serbest konuşuyorsun” demişti.

Bu tavrını 25 Kasım 1999 yapılan İP Genişletilmiş Parti Meclisi toplantısında da sürdürdü. Genel seçimlerin değerlendirilmesi Ankara il toplantısında yapılmış ben de orada bir metin sunmuştum. Seçimlerde ANAP, Doğru Yol Partileri hezimete uğramış, DSP ve MHP yükselmişti. Bunu, halkın Avrupacı Partileri cezalandırdığı, millî duruşlara prim verdiği biçiminde yorumlamıştım. MHP’nin değiştiğini ve parlamenterist bir parti haline geldiğini anlatıyordum. Genişletilmiş toplantıya da çağrılarak bu görüşlerimi anlatmam istendi. Parti yöneticileri kendi değerlendirmelerini yaptıktan sonra tartışmaya katılmak isteyenler adlarını yazdırmaya başladılar. Ben en son sıralarda adımı yazdırdım. Toplantıyı yöneten Hasan, “Senin adını başa alalım” deyince “Beni kum torbası olarak dövdüreceksin değil mi?” dedim ve isteğini de kabul ettim. İlk sırada kürsüye çağrıldım ve görüşlerimi tekrar ettim. Benden sonra konuşan belki 30-40 kişi konuşmalarını beni eleştirmeye ayırdılar. Türkiye ve dünya sorunları hakkında şimdiye kadar dişe dokunur tahliller yapmış bir partinin nasıl olur da benim değindiğim konuyu görmemiş olmasına hayret ediyordum. Batı’ya mesafe koymalarından ötürü yükselen DSP ve MHP’nin yükselişini bazı liberal aydınlar, “Türkiye’nin üzerine kara bir örtü çekildi” diye yorumlamaları bile ders verici olmalıydı. Teori dergisi ertesi aybaşında bu toplantıda konuşulanların özetini yayımladı. Benin konuşmam hariç! Hasan’ın da içinde Ankara Yazı Kurulu üyeleri bu sansürcülüğü kınadılar.

“MHP değişmemiştir ve değişmez” diyorlardı. Fakat aradan çok geçmeden İşçi Partisi eski ülkücülerle bağ kurmaya, onlarla birlikte bildiriler yayımlamaya başladı!

17 Ocak 1999 günkü görüşmemizde Sol Güçbirliği toplantılarından ötürü çok umutlu ve heyecanlıydı.  

DAR GRUPÇU DEĞİLDİ

Hasan parti üyelerinin bir kısmının aksine grupçu değildi. Devrimci mücadelede kapsam alanı genişti. Bunun iki örneğine tanığım.

Bunlardan biri 1990’da Eğit-Sen kurulurken, sendika yöneticileri Öğretmen Dünyası’na karşı sert bir tutum aldılar. Gerekçe olarak derginin 12 Eylül darbesini desteklediğini ileri sürdüler. Onların etkisinde kalan bazı partili öğretmenler, derginin bir özeleştiri yapmasını istiyorlardı. Dergi Yazı Kurulu 14 Eylül 1980 günü Kenan Evren’e çektiği telgrafta anarşiye karşı alınan tutumu desteklediğini ve bir an önce demokrasiye dönülmesini istiyordu. Hasan, Partinin yayın organı Eylem gazetesinde bir yazıda bu konuyu ele aldı. 12 Eylül’e karşı tutumun partilerinin tutumu olduğunu, Öğretmen Dünyası’nı lanetlemenin birleşmeye yardım etmeyeceğini anlatarak bu arkadaşları susturdu. Ben de dergide “Açma Kutuyu Söyletme Kötüyü” başlıklı bir dosya yayımlayarak 12 Eylül öncesi sol grupların hatalarını gözden geçirmesini istedim.

Eğitim-İş kurulduktan bir süre sonra, dergi ile sendika arasında görüş ayrıkları baş gösterdi. Sendikanın kurucularından Ayhan Sarıhan, derginin sendikaya haksız eleştiriler yaptığını savunuyordu. Derginin Cumartesi konferanslarından birinin Ayhan Sarıhan tarafından yönetilmesini önerdim. Yazı Kurulu üyelerinden İP taraftarı arkadaşlar, farklı görüşleri savunduğu için Ayhan’ın dergide bir oturum yönetemeyeceğini ileri sürdüler. Ayhan derginin kurucularından, eski sahip ve yazıişleri müdürlerindendi. Bir sohbetimizde Hasan Yalçın’a bazı üyelerin ne kadar dar görüşlü olduğuna örnek diye bu konuyu anlattım. Hasan hayret etti ve “Ayhan gelsin partide toplantı yönetsin” dedi.

Dergi Yazı Kurulundaki partili arkadaşlar, bir temel örgüt oluşturmuşlar. Yazı Kurulu toplantılarında kendi aralarında önceden anlaştıkları, bu yolla kararlar almakta olduklarını fark ettim ve bu konu bizi haftalarca meşgul etti. Bu şartlarda Yazıişleri müdürlüğüne devam edemeyeceğimi de söyledim. Konuyu bir görüşmemizde (5 Eylül 1995) Hasan Yalçın’a çıtlattım. Konudan haberi yokmuş. Partili bir komisyonun derginin yazı kuruluna müdahalesini uygun bulmadığını söyledi. Sorunu 25 Eylül 1995’te Aydınlık’ın yeni yerine taşınması nedeniyle verilen kokteylde Hasan Yalçın’la ve Mehmet Bedri Gültekin’le de görüştük. Bunun bir parti politikası olmadığını söylediler. Neyse ki, arkadaşlar tutumlarından vazgeçtiler, ben de dergideki görevime devam ettim.

Hasan, ev sohbetlerimizde partideki bazı arkadaşlarının yaratıcı olmayan bürokratik tutumlarından yakınır, ad vererek görmeye bile tahammül edemediği kişilerden söz ederdi.  

Mehmet Akif kitabımı bitirdikten sonra basılmasını Kaynak Yayınlarına göndermiştim. Yayınevi basmayı reddetmişti. Hasan Yalçın 28 Mart 1996’da kitabın basılmasını isteyince üzerinde biraz daha çalışıp yayınevine gönderdim. Aynı yıl basıldı.

Hasan, benden, Kurtuluş Savaşı aydınları hakkında bir yazı istedi. Vahdettin hakkında bir yazı isteğini de tekrarladı. İkisini de kotaramadım fakat bir süre sonra Hasan’a Kurtuluş Savaşı Gençliği ile ilgili bir yazı hazırladığımı söyledim. Yazı yayımlanınca Hasan çok beğendiğini söyledi. Ocak 1996’da yeniden yayın hayatına başlayacak Aydınlık ve Köylü gazetesi için de benden yazı istedi. İkisinde de yazılarım yayınlandı.

26 Ekim 1996’da Sivaslılar Derneğinin düzenlediği Bağımsızlık ve Sivas Kongresi panelinde birlikte konuşmacıydık.

Kuzey Kore gezisi dönüşünde o ülke için bir kitap yazdım. Kitapta Kim İl Sung’un. Sovyetlerin ve Çin’in teorilerini reddederek Kore’ye özgü bir sosyalizm uyguladığını belirterek “Türkiye Devriminin kendine özgü bir programı yok” diye yazdım. Kitabın müsveddesini okuyan Hasan bu görüşümü beğenmedi. Ona göre İşçi Partisi Türkiye Devriminin yolunu çizmişti.   

AMCASI’NIN HASAN’A KIZGINLIĞI

18 Mayıs 2001 günü Konya’ya bir konuşma için çağrıldım. Hasan’ım memleketi Hadim’de de bir konuşma yapmam istendi. Hasan’a memleketine gideceğimi, göndereceği selamları yerine ileteceğimi söyledim. Amcasına uğramamızı istedi. Yanımdaki arkadaşlarla amcası Davut’u manifaturacı dükkânında bulduk. Hasan’ın selamını söyleyince küplere bindi. Hasan’ın hakkından atıp tuttu. Kızgınlığı Hasan bu yetenek ve bilgiyle başbakan bile olacakken, sonuç alamayacağı bir mücadele içinde bulunmasıydı. Ona Hasan’ın yararlı bir iş yaptığını anlatmamız bir sonuç vermedi. Bize ısmarlamak istediği çayı içecek hâlimiz kalmamıştı. Dükkândan ayrıldık. Ankara’ya dönüşte olayı anlattığım Hasan, “Beni çok sevdiğinden öyle konuşuyor” dedi.

Amcasından farklı olarak Hasan’ın babası Mustafa, oğlunu yalnız sevmekle kalmıyor, onu mücadelesinde destekliyordu. Görmüş geçirmiş aydın bir esnaftı. O da Hadim’de beyaz eşya ticareti yapıyordu. Oğlunun, gelininin ve torunlarının başkalarına muhtaç olmaması için özveriden kaçınmıyordu.

 Öğretmen Okulundan arkadaşım Enver Sipahioğlu, Bulancak’ta onu ziyaret ettiğim bir tarihte Hasan’ın babasıyla ilgili bir anısını anlattı. 1971’de Enver, Hadim’in bir köyünde öğretmendir. Bir şikâyet üzerine jandarmalar evini basar, Enver’i karakolda sorgularlar. Serbest kaldığında Enver bir lokantada yalnız başına yemek yerken Hasan’ın babası çıkagelir. Emredici bir tavırla:

“Kalk, bize gidiyoruz”, der. Enver istemese de onu zorlar ve evine götürerek misafir eder. Enver, hakkında şüpheler yayılan bir köy öğretmenini, yapayalnız bulunduğu bir kasabada lokantadan alıp evine götüren bu esnafın tutumunu hiç unutmamıştır.

EŞİNDEN AYRILMASI

11 Eylül 2000 günü Hasan’la Fevziye’nin ayrılacakları haberini öğrenince çok şaşırdık ve bunu kendilerine hiç yakıştıramadık. Bu ayrılmayı önlemek için ne yapabilirdik? Böyle zamanlarda dost ve akrabalara görev düşerdi. Taraflarla görüştük, her ikisi de kararlarını verdiklerini, yapacağımız bir şey olmadığını söyleyince aradan çekildik. Gönüldü bu, ferman dinlemiyordu!     

Hasan öldükten sonra Alphan ailesiyle birlikte Fevziye’yi ziyarete gittiğimizde Hasan olmayınca sohbetin çok yavan olduğunu hissettim.

CENAZESİNE YETİŞME ÇABASI

29 Ağustos 2002 günü, Ayvalık’ta tatildeyken Ankara’dan gelen bir telefonla Hasan’ın ölüm haberini aldık. Uşak taraflarında seçim çalışmaları yaparken gece yatağında ölü bulunmuş! Bu beklemediğimiz bir haberdi ve Türkiye için büyük bir kayıptı. Ankara’ya ertesi gün dönmeyi planlamışken apar topar hazırlanarak yola çıktık. Birçok sefer yaptığımız gibi Bozöyük’te gece molası verdik ve cenazeye yetişmek için erkenden yola çıkarak Kocatepe Camiindeki cenaze törenine yetiştik. Başka siyasi çevrelerden de gelenlerle oluşan büyük kalabalık Mithatpaşa Caddesi boyunca yürüyerek partinin önüne geldik ve oradaki törenden sonra Asri Mezarlık’ta belediyenin verdiği mezar yerine Türkiye sosyalizminin yetiştirdiği az bulunur bir aydını gözlerimizdeki ıslaklıkla toprağa verdik. Bana üstüne birkaç kürek toprak atmak nasip oldu.

Ölümünün birinci yıldönümü olan 29 Ağustos 2003’te Belediye Sosyal Tesislerinde anma toplantısına katıldım. 2004’te de İzmir Karşıyaka ilçe örgütünün düzenlediği anma toplantısında Ayvalık’tan giderek yukarıda yazdıklarımı içeren bir konuşma yaptım.  

Hasan’ın ölümünden sonra parti politikalarında büyük değişimler oldu. Hasan sağ olsaydı bu değişimler konusunda ne tutum alacağı büyük merak konusudur. Ben parti politikalarına olan itirazlarım nedeniyle 2011’de kesin ihraç nedeniyle disiplin kuruluna verildim. İşlemler sürerken partiden istifa ettim. Dolayısıyla arkadaşlığımız daha uzun sürmekle birlikte Hasan’la 1998-2001 yılları arasında üç yıl aynı partide bulunduk.

Bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesindeki kararlılığı, teorik yeterliliği, cesareti ve açık sözlülüğü ile tanıyanların belleklerine kazınmış olan Hasan Yalçın, hayal ettiği güzel günleri göremeden (bu günler ne yazık ki hiç gelmedi) aramızdan ayrılmış olsa da arkasında önemli bir mücadele ve teorik birikim bıraktı.

Saygıyla anıyorum.  (30 Mayıs 2022)

Loading

Leave a Reply