29 Ekim 1923’te ilan edilen ve yeni Türk devletinin adı olarak benimsenen Cumhuriyet, 100. Yaşına basıyor.
Bu önemli yıldönümü vesilesiyle, çeşitli etkinlikler yapılması bekleniyor. Cumhuriyet dönemini bir parantez ve Türkiye’yi Osmanlılığın devamı olarak gören iktidar grubu da yerleşik yargılara teslim olmak zorunda kalmıştır ve yıldönümünü kendi hizmetlerini anlatmak için bir fırsat saymaktadır. Yüzüncü yıl etkinlikleri, binlerce kez tekrarlanmış ve hâkim sınıfların iktidarını pekiştirme amacı güden söylemler karşısında halk kitlelerinin bu yüz yıllık süreçte nasıl yaşadıkları, ne gibi sorunlarla karşı karşıya olduklarını anlatan yazılar, konuşmalarla değerlendirilirse bundan bir fayda da hâsıl olur.
Kimler geldi, kimler geçti?
Dünyada hiç bir ülke ve millet, yüz yıl önceki gibi değil. Yüz yıldır, köprülerin altından çok sular aktı. Yüz yıl önce insanlık bir dünya savaşından çıkmıştı ve onun yaralarını sarmaya çalışıyordu. Milletler Cemiyetinin kurulmasıyla artık savaşların olmayacağı umudu hâkimdi. Ne var ki, emperyalizmin başka ülkelerin varlıklarına el koyma ve istila hırsı, İkinci büyük bir dünya savaşıyla yeryüzünü kana boyadı. Milyonlarca insanın ölümüne, yerleşim yerlerinin ve doğal kaynakların tahribine neden oldu.
Yeniden Birleşmiş Milletler adıyla kurulan uluslararası örgütlenme, olumlu işler görmekle birlikte emperyalizmi ve savaşları önleyemedi.
Bununla birlikte insanlığın zihni genişledi, teknolojik gelişmeler köyleri, kentleri nerdeyse tanınmaz hale getirdi.
Türkiye bu gelişmelerden doğal olarak etkilendi. Siyasi iktidarlar ve onların tarihçi sıfatını taşıyan sözcüleri, bu yüz yıllık dönemin içinde kendi zamanlarında yapılan işleri anlatıp durdular. En uzun iktidar yıllarını (1923-1950) Cumhuriyet Halk Partisi tepe tepe kullandı. Bu dönemde başarılan işler için Kemalist tarihçilerin yazdıkları kütüphaneler doldurur.
Demokrat Parti, 1950-1960 dönemini kullandı. Kalkınma hamleleri “dillere destan”dı. 27 Mayıs 1960 darbesinin güdümlediği iktidar yalnızca beş yıl sürdü. Demokrat Parti’nin devamı sayılan Demirel’in Adalet Partisi, askeri bürokrasinin engellemelerine rağmen uzun süre Türk siyasetine damgasını vurmayı başardı. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri, gelişen halk muhalefetini ezme politikası güttü, sivil iktidarları denetim altına alarak Cumhuriyet’i “koruma” ve “kollama” yoluna gitti. Bütün bu gelişmelerden sonra bunalım içinde olan rejimin zaaflarından yararlanarak 2002’de seçimleri kazanan Adalet ve Kalkınma Partisi, 20 yıllık iktidarını geride bırakarak 21. Yılına girdi.
Kapitalizmin 100 Yıllık Egemenliği
Geçtiğimiz yüz yıllık sürenin temel özelliği, ülkede kapitalizmin mutlak hâkimiyetidir. Bunun ilk 27 yılında önce liberal ekonomi denendi, ardından hızlıca bir kapitalistler sınıfı yaratmak için devlet kapitalizmine geçildi. Devleti yönetenler, ülkeniz zenginliklerinden aslan payını kendilerine ayırdılar. En geniş çiftlik, en büyük banka onlarındı. Dönemin koşullarına göre refah içinde yaşadılar. Nüfusun yüzde seksenini oluşturan köylüler, fabrika ve işletmelerde işçilik yapanlar ise sefalet içindeydi. Küçük memurlar kıt kanaat geçiniyorlardı.
Burjuvazinin en büyük örgütü devletti. Devletin ordusu, polisi, yargısı da daha sonraki yıllarda ve günümüzde olduğu gibi burjuvazinin emrindeydi. Burjuvazi, okuryazar halkın (aydınların) kendine bağlılığını, kurduğu Halkevleri gibi kültür örgütleri yoluyla sağlıyordu.
“İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” idik!
Burjuvazinin en korktuğu şey, emekçi sınıfların hatta orta sınıfların iktidar mücadelesi idi. Bunu önlemenin yolu ülkede sınıfların olmadığına halkı inandırmaktı. Nüfusun “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” olduğu uzun yıllar tekrarlandı, durdu. Başta siyasi partiler olmak üzere sınıf örgütleri şiddetle yasaklandı. Grevler vahşice bastırıldı.
Türkiye’nin güya bir Meclisi vardı. İçinde muhalefetin olmadığı, tartışmanın bulunmadığı, yukarıdan gelen yasa önerilerinin oybirliği ile kabul edildiği, atanmış vekillerden oluşan bir Meclis. Rejime bağlı aydınlar, ses çıkarmasın diye buraya mebus olarak atanıp maaşa bağlanıyordu.
Milliyetçilik, İslamcılık ve Sosyalizm
Cumhuriyet’in temel bir kültür politikası vardı ve bunun adı Türk milliyetçiliği idi. Dil ve tarih tezleri bunun en önemli dayanakları haline getirildi. “Halkçılık” kavramı, Kurtuluş Savaşı’nda millete önderlik yapan burjuvazinin en sıkışık günlerde sosyalist dünyadan ve halktan destek almak için kullandığı bir kavramdı ve çoktan unutulmuş, yerini milliyetçiliğe bırakmıştı. Buna rağmen Halkçılığın, iktidar partisinin adındaki “Cumhuriyet” gibi parti adında korunmasında fayda görüldü
Milliyetçilikle çarpışan iki ideoloji vardı: İslamcılık ve sosyalizm. Emekçi kitlelerin dağınıklığı, bilinçsizliği nedeniyle sosyalist aydınlar kolayca bastırıldı ve sosyalizmin üstü kalın beton bloklarla örtüldü. “Türk âleminin” (burjuvazinin) “en büyük düşmanı” “komünizm”di (Halkçılıktı.)
İslamcılığa gelince: İslamcılığın 1400 yıllık bir geçmişi vardı ve feodal taşra zenginlerinin de ideolojisi idi. Onu yok etmek kolay değildi. Nitekim burjuva iktidarının vidaları gevşeyince kımıldayıp kendilerine geldiler ve kendilerine siyaset alanı açtılar. Zaman zaman iktidarı burjuvalarla paylaştılar, 12 Eylül faşistleri bu iki sınıfı ve iki ideolojiyi harmanlayarak “Türk-İslam Sentezi”nde karar kıldılar. Burjuvazi kadar açgözlü olan İslamcılar, sonunda iktidar yarışında burjuvaziyi de kenara iterek iktidarın bütününe sahip oldular. Fakat burjuvazinin yapamadığı bir şeyi yaptılar, seçmenlerin desteğini almak için onların refahı ile de ilgileniyor göründüler. Menderes, Demiral, Özal dönemi politikalarının son ve en açıklayıcı örneği Adalet ve Demokrasi Partisidir. Muhalif çevreler bunu anlamakta çok geç kaldılar, artık kendileri de halka ekonomik vaatlerde bulunmaya başladılarsa da atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Demokratik Sol Ecevit, bu bağlamda parantez içinde kaldı.
Boğucu Bir Hürriyetsizlik Acısı:
Cumhuriyet’ten önce yapılmakla birlikte Ermeniler ve Rumlar üzerinde uygulanan etnik temizlik, korkunçtur. Amaç, Türklerden önce bu toprakların sahibi fakat nüfus olarak azınlığa düşmüş bu milletlerin elinde bulunan birikmiş servetlere, işletmelere, topraklara el koyarak bunların İttihatçı burjuvazinin eline geçmesini sağlamaktı. Türk burjuvazisinin ilk servet kaynakları bunlar oldu. Cumhuriyet tarihi boyunca, burjuvazi bu politikaların varisi olarak davrandı, yaşanan faciaları iftira olarak nitelendirdi, bunları hafif olaylar olarak gösterdi ve bunlara gerekçeler üretti. Üstelik bu politikalara 1923 nüfus mübadelesi, 6-7 Eylül (1955) gibi yağmalama ve azınlıkları ülkeden kaçırma gibi politikalarla devam etti. Kürtler gibi öteki yerli halkların ise kültürel kimliklerini yok ederek asimile etme politikası güttü.
Yüz yıllık Cumhuriyet geçmişinin en belirgin özelliklerinden biri, toplumun bazı kesimleri için boğucu ve bunaltıcı bir hürriyetsizliktir. Bu kesimlerin başlıcaları emekçi sınıflar, Kürtler ve Alevilerdir. Bunların her biri siyaset sahnesine başlarını uzattıklarında hem burjuvaların hem feodallerin tüyleri diken diken olmuştur! İslamcılar Alevilerden, milliyetçiler Kürtlerden, her ikisi emekçileri temsil eden sosyalistlerden hiç hoşlanmadılar. Bu akımlar, başında hâkim sınıfların bulunduğu “millî birlik ve beraberliği” bozmaya çalışıyordu! Bu kitleler açısından uzun karanlık yıllardan sonra, günümüzde, sırf oylarını almak için bazı “açılım”lar yapma ihtiyacı doğmuşsa da, sorunlar çözülebilmiş değildir.
Sindirme Aracı: İşkence
İktidarların elbet de kanuna göre kurulmuş “güvenlik” ve adalet kurumları vardır. Tek Parti döneminde partiler kararnamelerle kapatılırken bunların yerini mahkeme kararları almıştır. Burjuva kanunlarına aykırı hareketleri görülenler gözaltına alınır, tutuklanır, yargılanır ve hapiste tutulur. Korkutma, caydırma, sindirme araçları bunlarla sınırlı değildir. Bunlardan daha korkunç bir işlemleri vardır: İşkence! İşkence güya yasaktır fakat bu yasak devletin kolluk kuvvetlerini asla bağlamamıştır. Cumhuriyet tarihi aynı zamanda işkenceler tarihidir. Karakollarda, nezarethanelerde, hapishanelerde işkence yapıldığını bilmeyen gelmiş geçmiş bir devlet başkanı, hükümet üyesi, savcı ve yargıç yoktur. İşkencenin zaman zaman şiddetini artırarak, zaman zaman azalarak devam etse de işkencenin aralıksız devam etmesi, hâkim sınıfların ikiyüzlülüğünün örneklerinden en başta gelenidir. Sözüm ona ülke anayasa ve yasalarla yönetilmekte, gerçekte ise kanunlarda yeri olmayan usullere sıkça başvurulmaktadır. Rüşvetler, ihalelerin yandaşlara verilmesi, atamalarda kayırmalar da yasa dışı işlemlerdir.
Türkiye Cumhuriyetine Dış Etkiler
Tarih boyunca bütün milletler ve uygarlıklar birbirlerini etkilemişlerdir. Hiçbir millet, dünyadan yalıtılmış olarak yaşayamaz. Türklerin tarihinde Çin ve Moğol etkilerinden sonra başlıca etkileyici dış güçler Farslar ve Araplardır. Anadolu’ya yerleştikten sonra Rum, Ermeni gibi toplulukların da Türkler üzerinde etkileri olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Roma ve Bizans ve öteki Avrupa ülkelerinin etkileri büyüktür. İmparatorluğun son zamanlarında, Islahat ve Tanzimat dönemlerinde Türkiye üzerinde Avrupa’nın etkisi artmış, devlet, yaşayabilmek için kendini Avrupa kurumlarına göre yenileme ihtiyacı duymuştu. Bu benzeme çabası, Cumhuriyet’in temel özelliğidir. Ancak bu etki, burjuva pozitivizmi, kılık kıyafet gibi yaşam normlarını kapsamış görünse de bunlar faşist İtalyan Ceza Kanunundan alınma 141 ve 142. Maddelerle birlikte uygulanmıştır. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonradır ki, Birleşmiş milletlere girmek ve Batı’dan yardım almak için “demokrasi” adı verilen hâkim sınıflara (yalnız hâkim sınıflara) siyaset yapma hakkı tanınmıştır. “Demokrasiye geçildiği ilan edilmiştir.
Bir Orta sınıf hareketi olan 27 Mayıs Devrimi, siyaset yapma hakkını emekçi sınıflara doğru genişletmek istese de askerî darbelerle bunun önü kesilmeye çalışılmıştır. Bu bakımdan Türkiye, Komünist Partisi, Halk İştirakiyun Partisi, Türkiye Emekçi Köylü Sosyalist Partisi, Türkiye Sosyalist Partisi, Hikmet Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi, Türkiye İşçi Partisi gibi partiler ve TÖS, TÖB-DER gibi kitle örgütleri mezarlığıdır.
Özgürlük Kahramanları
Yüz yıllık Cumhuriyet döneminde özgürlük kahramanları da yetişmiştir. Aydınların bir kısmı, Tek Parti dönemine uyum içinde mebusluk, yazarlık gibi görevleri kabul ederken, kendilerini emekçi kitlelerin uyanışına ve özgürlüğüne adamış bazı aydınlar, yasaklanmış da olsalar, halk için yılmadan mücadele etmeye devam etmişlerdir. Nazım Hikmet, bunların en çok tanınmış olanıdır. İlginçtir ki, Yüzyılın Türk edebiyatının en yetkin ustası bir komünisttir. Burjuvazi, onu uzun bir hapislikten sonra, aydınların bir kampanyası sonucu serbest bırakmak zorunda kalmışsa da ona Türkiye’de yaşama hakkı tanımamış ve “Vatan haini” ilan etmiştir. Yaptıklarına bakınca bu sıfat tam da halk düşmanlarına yakışmaktadır. Bu öyle bir halk düşmanı sınıftır ki, köylülerin bir an önce eğitime kavuşması için didinen İsmail Hakkı Tonguç gibi halkçı bir eğitimcinin elinde modern bir eğitim uygulayan Köy Enstitülerine kıymış, köylünün yaşantısına “Bizim Köy” kitabıyla ayna tutan Mahmut Makal’ı bile “Komünistlik propagandası yapıyor” diye cezalandırma yoluna gitmiştir.
1960’tan sonra da Türkiye birçok halk kahramanının siyaset sahnesine çıkmasına tanıklık ediyor. Türkiye İşçi Partisinde bir araya gelen Türk ve Kürt aydınları bunlardandır. Fakir Baykurt gibi öğretmen önderleri yetişmiş, kimisinin cesetleri katliamlarda paramparça olsa, kimisi idam edilse de gençlik önderleri yetişmiştir.
Yurtta Savaş, Dünyada Savaş!
Kurtuluş Savaşından zaferle çıkan, fakat askerî gücü ve kaynakları kısıtlı olan ülkenin yöneticileri, Birinci Dünya Savaşının maceracı politikalarından çıkardıkları dersle, önceliği rejimin yerleşmesine verdikleri için “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesini benimsemişlerdi. Bağımsızlık en temel politikaydı. Ne var ki, burjuvazi Türkiye’yi hiçbir zaman kendi kaynaklarıyla yetinen ve bağımsız bir kalkınmayı başaracak düzeye getiremedi. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, iktidarda kalabilmek için emperyalist devletlere yanaştı. Onların desteğiyle hükmünü yürütmek için NATO gibi askerî bir pakta girdi. Emperyalist kampa yaranmak için Türkiye köylüsünün Kore’de kanını sattı. Daha sonra gözünü eski Osmanlı topraklarına dikti. Kıbrıs’ı bölerek bir kısmını Türkiye’ye bağladı. Ege denizinde, Akdeniz’de, son yıllarda da Güney sınırı ötesinde haklar iddia ediyor. Emperyalist devletlere örnek alarak bölgede bir alt-emperyalist güç olmaya özeniyor. Burjuvazinin ve gericiliğin bu ortak politikası, Türkiye’de geniş bir kesimi de ideolojik olarak zehirlemiş bulunuyor.
Ne Umduk, Ne Bulduk?
Cumhuriyet’ten ne bekliyorduk? Beklediğimizi bulduk mu?
Bu sorular farklı sınıflar için değişik yanıtlar gerektiriyor.
1920’lerin ilk yıllarında, Kurtuluş Savaşı içinde, bu savaş sonrasında kurulacak düzen için farklı beklentiler vardı. Savaşı desteklemiş olan feodaller, Batılıların tasallutundan kurtulmuş, Halifenin ve Padişah’ın önderliğinde bir devlet ve sosyal düzen umuyorlardı. Savaşa önderlik eden burjuvazi, kurumları yenilenmiş kapitalist bir ülke taraftarıydı. Orduların tabanını oluşturan ve savaşın bütün yükünü omuzlayan köylü ve işçilerin bağımsız bir ülkede yaşamak istedikleri açıktır ama daha ileri bir sosyal düzen isteyenler de vardı. Onların çabaları bastırıldı. Söz verildiği halde köylü “milletin efendisi” olamadı. Burjuvazi, bürokratlar eliyle mutlak egemenliğini ilan etti. İktidar dışına itilmiş İslamcılık İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra önce burjuvaziyle ortaklık kurarak giderek onu da iktidardan uzaklaştırarak AKP döneminde kendi egemenliğini ilan etti.
Emekçilerin öncüleri her dönemde, zor koşullar altında da olsa iktidar için mücadele ettiler. Çok önemli başarılar da kazandılar fakat umduklarına hiçbir zaman kavuşamadılar.
İktidara gelmeyi umuyorlardı, onun yanına bile yanaşamadılar.
Demokrasi umuyorlardı, devlet halk üzerinde zorbalığın aleti haline getirildi.
Halklar arasında barış ve birlik umuyorlardı, ülkede uzun süre kan gövdeyi götürdü, inkârcı tutum devam ediyor.
Aydınlanma umuyorlardı: Aydınlanma adı altında burjuva değerlerin topluma empoze edilmesiyle karşılaştılar. Soran, sorgulayan, eleştiren bir toplum olamadığımız gibi tarikatlar ülkeyi örümcek ağı gibi sardı.
Toplum üç kuvvet tarafından adeta tutsak alınmıştır. Bunlar sömürü, dincilik ve zorbalıktır.
Gün Doğmadan Neler Doğar
Günümüz Türkiye’si de, hareket halinde olan Türk, Kürt, Alevi kitleleri ve onların önderleri nedeniyle hâkim sınıflar için hiç de güvenli değildir. İşçi, köylü, memur ve gençlik kesimlerinde nispî bir durgunluk göze çarpsa da devrimci dalganın ne zaman patlayacağı hiç belli olmaz. Umutsuzluğa yer yoktur.
Cumhuriyet yüz yaşında. İkinci yüzyılını nasıl geçireceği, bu yüzyılın sonunda alacağı biçimi kimse tahmin edemez. Yer kabuğu gibi, büyük insanlık, sürekli sosyal deprem üretme yeteneğindedir. Dünya halkları gibi, Türkiye halkının da bugünkü duruma seyirci kalacağını kimse sanmasın.
Gün doğmadan neler doğar… (28 Aralık 2022 Tükenmez, Kış-İlkbahar 2023 sayısı, güncelleme: 30 Mayıs 2022)
![]()