KURTULUŞ SAVAŞI’NA BAKIŞLAR

(Sakarya Zaferi’nin 100. Yılı Vesilesiyle)

Sakarya Zaferi’nin 100. Yılı kutlu olsun. Özgür bir vatanda yaşamak umutlarıyla canını, malını esirgemeyen subay, asker, köylü, genç ve kadınlara minnet duygularıyla. Şimdi de halk egemenliği ve demokrasi için benzer bir seferberliğin hayata geçeceği umuduyla…   

Ağustos ve Eylül ayları, Türkiye’nin zafer yıldönümleridir. 26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz başlamış, 30 Ağustos’ta işgalci kuvvetlere kesin bir darbe indirilmiştir, 9 Eylül’de İzmir kurtarılmıştır.  Geçtiğimiz günlerde bunların 99. Yıldönümlerini kutladık. 

Yunanlıların 23 Ağustos 1921’de Ankara’yı işgal etmek ve Kuvayı Milliye direnişini dağıtmak amacıyla ileri harekâtıyla başlayan ve 22 gün 22 gece kanlı çarpışmalardan sonra Yunan ordusunun durdurulup eski mevzilerine çekilmek zorunda bırakan Sakarya Savaşı’nın ise 100. yılını anıyoruz.

Milletin emperyalizm karşısında direncini artırmak ve kendine güven duygusunu güçlendirmek amacıyla yazılı ve görsel medyada bu konularda yazılar okuyoruz. Yıllardır birbirini tekrarlayan bu yazıların bir amacı da bu zaferlerde siyasi ve askerî önderlik yapan Mustafa Kemal Atatürk’ün büyüklüğünü bir kere daha vurgulamaktır.

Bu gibi anma günleri, ulusal bayramlar, her milletin rutini halindedir. Önemleri yadsınamaz.

Ne var ki bunların hangi sınıfın tekeline geçtiği ve amaç için kullanıldığı üzerinde de durmak gerekir.

Her ulusal gün, kutlandığı her seferinde biraz yeni bir kalıba girmiş olur. İktidarda bulunan sınıf ve siyaset, bunları kendi çıkarlarının aracı haline getirir. Ülkedeki sınıf çelişkilerinin, sömürü ve yolsuzlukların üzerini örtmek için bu tarihî günleri birer hamaset aracı olarak sunar. Amaç, iktidar çevresi, bu kahramanlıklardan ne anlıyorsa millet de onu anlamasıdır!

Son yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla din de aynı hizmete koşulmuştur. Aynı ulusal günler gibi, dinî kavramlar da hâkim sınıfın ihtiyacına göre yorumlanmaktadır.

Şurası de bir gerçek ki, Türkiye’de iktidarda bulunanlar, Kurtuluş Savaşı’nın anılmasından pek de hoşnut değillerdir. Bu günleri az görünür haline getirmek için yıllardır önlemler alıyorlar. Bunun nedeni, Kurtuluş Savaşı’nın Mustafa Kemal Paşa ile birlikte anılmasının doğal bir zorunluluk olmasıdır. 30 Ağustos hutbesinde Atatürk’ün adının anılmaması bunun en belirgin örneğidir. Hükümet adamları da Atatürk’ün adını zorunlu kaldıkları durumlarda kerhen telaffuz ediyorlar.

Öte yandan Kurtuluş Savaşı’nın zaferlerini başka zaferlerle dengelemek yürürlüğe konulmuştur. Bunlardan biri 29 Mayıs 1453 İstanbul’un Fethinin yıldönümlerindeki gösterişli kutlamalardır ki, fetih siyasetini günümüzde de diri tutmak için kullanılmaktadır. Diğeri, Birinci Dünya Savaşı içinde (Atatürk’ün eseri olmayan) Kutül Amere zaferidir. Malazgirt Zaferine gösterilen ilgi de başlı başına tarihe duyulan bir ilgiden çok 26 Ağustos 1922’yi gölgelemektir. Malazgirt’e ayrıca İstanbul’un fethi gibi fetih siyasetini de güçlendirici bir işlev yüklenmektedir.

Mustafa Kemal Paşa veya Atatürk’ün adını önemsizleştirme çabasının nedeni, onun modernist biri olması, 1923’ten sonra yaptığı Türkiye’yi bir ortaçağ devletinden çıkarıp tamamen Batılı bir devlet haline getirmek için giriştiği yenilik hareketlerdir.  

İktidarın bu tutumu nedeniyle, millî bayramları anma ve Atatürk’ü yüceltme görevi, iktidardan uzaklaştırılmış olan Kemalist burjuvaziye düşmüştür.

TARİH YAZIMINDA SAKATLIK

Ancak, gerek konu ile ilgili makale ve konuşmalarda, gerekse kitaplarda Türk Kurtuluş Savaşı’nın bilimsel ölçütlerle ele alındığını söyleyemeyiz.

Göze çarpan birinci hata, Kurtuluş Savaşı’nı 1900’lü yılların başında kabaran millerin uyanışından kopararak onun bir parçası olarak ele almamaktır. Bütün mazlum milletlerin, sömürge ve yarı sömürge halkların ayağa kalkarak kiminin bağımsızlık, kiminin onunla birlikte demokrasi ve sosyalizm için emperyalizme ağır darbeler indirdiğini, Türklerin de bu uyanışın bir parçası olduğunu göstermek sanki Kurtuluş Savaşı’nı önemsizleştirecektir! Öyle ya, Türkler başkalarından öğrenmezler, aksine başkalarına öğretirler!

İkinci hata, Mustafa Kemal Paşa’nın adeta gökten indiğini farz etmektir. Birçok yazarın ve tarihçinin anlatımına bakılırsa, o, dünyada da Türkiye’de de tektir! Kurtuluş Savaşı’nı tek başına örgütlemiştir. Savaşı birlikte yürüttüğü arkadaşları bile ona inanmamaktadır! Nitekim savaş sona erer ermez yollarını ayırmışlardır.

Bazılarına göre o, istese padişahlığını ilan ederdi. Böyle söyleyenler, 1920’lerde imparatorların, şah ve sultanların tahtlarının yerlerde yuvarlandığını, birçok ülkenin daha cumhuriyete geçtiğini, Türkiye için de cumhuriyete geçmekten başka bir çözüm olmadığını anlamayacak kadar dönemin gidişinden habersizdirler. O zamanki Türkiye’nin bile yeni bir sultanı kaldıramayacağı bir yana, Atatürk’ün kullandığı yetkilerin son dönem padişahlarından hiç de aşağı olmadığını saklıyorlar.

Bu yazarlar, Mustafa Kemal Paşa’nın daha İstanbul’da iken kurtuluş planlarını en ince ayrıntılarına kadar yaptığını ileri sürüyorlar. Direnişi onun başlattığını kanıtlamak için, Ege’de başlayan direnişleri görmezlikten geliyorlar. Erzurum, Sivas Kongrelerinden başka bir kongre tanımıyorlar.

Tarih yazımında en hatalı tutum, o dönemle ilgili olayları anlatırken sadece Nutuk’a bağlı kalmaktır. Nutuk’ta ne söylendiyse odur!

Mustafa Kemal Paşa’nın siyasi bir partinin başında bulunduğunu, rakipleriyle hem de çok sert kavgalı bulunduğunu, Olayların içinden kendi görüşünü doğrulayacak olanları alıp diğerlerini yok saydığını hesaba katmıyorlar. İşin garip tarafı yıllarca Nutuk’tan başka Kurtuluş Savaşı’nı anlatan kitap ve makale yazmanın yasak olmasıdır.

YA METHİYYE YA HİCVİYYE

Bu, Mustafa Kemal Paşa’yı ve Cumhuriyeti paranteze alarak reddeden anlayış ile her şeyi onun yaptığını, ondan başkasının bir işe yaramadığını anlatan görüş, tam da Falih Rıfkı’nın Çankaya kitabının önsözünde yazdığını kanıtlıyor: “Şarklılar için ya methiyye ya hicviyye vardır. İkbal adamlarını, ya borçlusunuzdur, baştan ayağa övmeli, ya kinlisiniz, tepeden tırnağa yermelisiniz. Bu türlü yazılarda şairin veya nesircinin hayal ve nüktelerini tatmakla kalırsınız. Fakat adamı tanımazsınız. Şark devlet adamlarının hâtıraları da övünmekten veya savunmaktan öte geçemez.”

Türkiye’de tarih yazımı, bazı istisnalar dışında hâlâ ya övgü ya yerin dibine batırma amacıyla yazılıyor. Hadi medrese eğitiminin ezberci, tekrarcı yöntemiyle hareket edenleri bir yana bırakalım, tarih eğitimi almış, araştırma yöntemleri okumuş kerli ferli insanlarımıza ne diyelim?

Tarih yazımına bakarak hâlâ “Şarklı” olmaktan kurtulamadığımızı söyleyebiliriz. Bu nedenle ne zaferlerimizi, ne de Atatürk’ü doğru anlayıp anlattığımızı ileri süremeyiz.

Sakarya Zaferi’nin 100. Yılı kutlu olsun. Özgür bir vatanda yaşamak umutlarıyla canını, malını esirgemeyen subay, asker, köylü, genç ve kadınlara minnet duygularıyla. Şimdi de halk egemenliği ve demokrasi için benzer bir seferberliğin hayata geçeceği umuduyla…  (Independent Türkçe, 11 Eylül 2021)  

Leave a Reply